Bahtı kara Afrika
Afrika kıtası, yeni bulunan petrol yatakları ve Çin’in kıtaya nüfuz etmesi ile birlikte yeni bir emperyalist savaşa sahne olmakta ve uzun sürede bu kirli savaşa ev sahipliği yapacak gibi.
İnsanlığını kaybetmiş Batı dünyası yüzünden günümüzdeki en acı çığlıkların yükseldiği kıta Afrika kıtasıdır.
Tarihte Afrika insanına çok zulmeden batılılar bundan hala vazgeçmiş değildir. Şimdi de ellerinden geldiğince Afrika ülkelerinde istikrarsızlık çıkartmak için uğraşmaktadırlar.
Kıtada ABD ve Fransa’nın başını çektiği danışıklı dövüşe BM ve Avrupa Birliği de ortak edilmiştir.
Orta Afrika’da Müslümanlara yönelik saldırılar artarak sürüyor. Fransızların destek verdiği Hristiyan çetelerin Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Fransız askerlerinin gözetiminde Müslümanlara yönelik giderek artan vahşeti sınır tanımıyor.
Sömürgeleşme, yağmalama, esir alma, katletme, yok etme gibi insanlık dışı muamelelerden sonra modernlik adına, çağdaşlaşmak maskesiyle, daha fazla insan hakları sloganlarıyla kemiğine kadar sömürülen “bahtı kara Afrika”, şimdi Batı’nın batasıca oyunlarının neticesi olarak “açlık, kıtlık, kuraklık ve dinler savaşı” gibi öldürücü dertlerle boğuşuyor.
Batı, Afrika kıtasını iliklerine kadar sömürmekle kalmadı, tezgâhladığı oyunlarla kardeş kavgalarının yaygınlaşmasını artırdı. Kendi eliyle yetiştirdiği yerli işbirlikçilerle de gelecekteki menfaatlerinin “bekçi köpekliğini” yapacak takımı da iktidara taşıdı. Bunun neticesinde özellikle geçtiğimiz yüzyılda Afrika’da siyah insanların kırmızı kanları alabildiğince artarak aktı.
“Yoksul Afrika” imajı emperyalist bir tezgâhtır. Afrika kıtası sömürgecilerin 400 yıldan fazla bir zamandır sömürmelerine rağmen hâlâ çok zengin bir kıtadır. Fakat bu zenginliğini kullanabilecek istidat ve iktidar maalesef yoktur.
Bitmek tükenmek bilmez savaşlar ve aç-mutsuz insanlarla dolu bir kıta şeklindeki klasik Afrika tarifi, sanki kıtanın hayatını idame ettirmesi için Batı’nın sadakasına muhtaçmış yönünde bir yanlış anlaşılma oluşmaktadır. Gerçekte bunun tam tersi doğrudur: Batı, Afrika’nın sadakasına muhtaçtır.
Afrikalılar yoksulluk çekiyor, çünkü Afrika sömürülüyor. Batılı kapitalist ekonominin efendilerinin Afrika’ya yükledikleri rol: Ucuz kaynak ve ucuz emek tedarikçisi.
Sömürgecilik, sömürgeciliğin neticesi olarak vahşi kapitalizm ve kölelik, beyaz ırkın üstünlüğü(!), sömürgeci güçler tarafından fakir bırakılma gibi insan şahsiyetini yok eden unsurlar bir araya gelince işte bugünkü sahne ortaya çıkıyor.
Afrika’ya Avrupalı girdikten sonra onların ellerine din adına “İncil”i verdi, karşılığında, canını, malını, dilini, dinini, töresini, ahlakını, kültürünü, topraklarını, mallarını aldı. Batı, Afrika’nın elinde neyi varsa aldı götürdü. Olmadı, milyonlarca insanı ölümü pahasına açlık ve yoksullukla çalıştırmak için boyunlarından, ayaklarından zincirleyerek başka topraklara, Amerika kıtasına götürdü.
Afrika kıtası Avrupa’dan daha iyi kendi kendine yetebilecek bir kıtadır. Ama yerel uşaklar eliyle Afrika kıtasını sömürmeye hâlâ devam ettikleri için üretilen bütün ürünler Avrupalı eski efendilere gitmektedir.
Avrupa, özellikle İngiltere ve Fransa Afrika’nın yer üstü ve yeraltı zenginliklerini sömürüyor. Hatta Afrika’nın topraklarını tarıma açarak kendi ülkelerinden 40 bine yakın ziraatçı getiriyor. Toprağın sahibi olan Afrikalıları ise ırgat gibi kullanıyor.
Bu emeği ve kaynakları ucuz tutmak öncelikli olarak tek bir şeye dayanmaktadır: Afrika’nın azgelişmiş ve perişan/sefil kalmasının sağlanmasıdır.
Bugün Sudan’ın Darfur bölgesindeki problemin temelinde sömürgecilik ve bölgedeki iştah kabartan yeraltı kaynakları vardır. İngiltere ve Fransa 1899’da yaptıkları anlaşmada Sudan’ı paylaşmışlar. Fransa Darfur’u İngiltere’ye bırakmıştır. İngiltere de Çad’ın kimi kesimlerini Fransa’ya bıraktı.
Türkiye de dâhil birçok ülkeye sürekli demokrasi dersi vermeye kalkan Fransa Nijer’in uranyumunu, altınını ve kömürünü sömürüyor. Burada kurduğu şirketlerle hem buranın madenini kullanıyor hem de halkını köle gibi çalıştırıyor. Nijer’in petrolünü de Çinliler götürüyor.
Dünyaya hâkim olan bencil medeniyet, materyalist kültür, insanları fedakârlık ve yardımseverliğe değil, bencilliğe sürüklemektedir.
İnsanların büyük bir bölümü imkânlarını sınır tanımaz bir şekilde harcamakta ve hayatlarını israf içinde tüketmekte iken diğer bölümü ise yoksulluk, açlık, baskı, şiddet ve zulümle hayata tutunmaya çalışmakta.
Afrika’da kuraklık sonucu dayanılmaz boyutlara ulaşan açlığın mağdurlarının hangi dine ve ırka mensup olduğu önemli değildir. Sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaca bölüşümünde akıl almaz bir fark oluşturulmakta, diğerleri kabul edilenler felakete sürüklenmektedirler.
Oysa dünyanın imkânları herkese yeter. Önemli olan bu zenginliklerin adil paylaşılabilmesidir. AB ülkeleri ile ABD’nin doymak bilmez iştihaları, çılgın sömürüleri açlığın esas ve tek sebebidir.
Bir yanda alabildiğince israf ve savurganlık yapılmakta, diğer yanda insanlar göz önünde ölüme gönderilmektedir. İnsanlık, acaba insanlığı varsa ibret alacak mı?
İnsanı köleleştiren ve Afrikalı insanın kanları ve terleri üzerine kurulan bugünkü Yeni Dünya Düzeni, Dünya’yı kan gölüne çevirirken yine iş bize düşmekte. Mazlumların yardımına koşmak bizim insanlık vazifemizdir.


