--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İpekli elbiseler giymekte ve kapısında nöbetçiler kullanmaktadır

Ali Sandıkçıoğlu
Ali Sandıkçıoğlu
2

İslam dini beytülmali korumaya ve kul hakkına çok önem verir. Hz. Peygamber Efendimiz (SAS) bir sahabe ile helalleşmek için sırtını açtırıp “İşte sırtım, gel vur” demesi, kul hakkına verdiği ehemmiyet ve önemden dolayı değil miydi? Kur’an’ı Kerim’de Cenab-ı Hakk “Zerre kadar iyilik veya zerre kadar kötülük yapanlar, ebedi âlemde mutlaka karşılığını göreceklerdir” buyurmaktadır. (Tövbe kapısı elbette ki açıktır. Hz. Allah dilediklerini affeder, bunlar müstesna.)

Tarihi incelediğimizde şerefli ecdadımız kul hakkına ve beytülmalin korunmasına çok dikkat gösterdiklerini görürüz. O yıllarda sabah evinden çıkıp dairesine gidecek olan bir memura veya işçiye hanımı kendisini kapıdan uğurlarken: “Aman Efendi dikkatli ol. Biz kuru ekmek, kuru soğan ve suya razıyız. Ne yaparsan yap, yeter ki devletin malından, fakir fukaranın, yetimin, dulun haklarından evimize haram bir şey getirme. Bana ve çocuklarına haram lokma yedirme” derdi. O şerefli ecdadımız dolaylı yollardan olsa dahi evlerine haram bir şey sokmamaya azami derecede dikkat ederlerdi. Ya günümüzde? Bir kısım amirlerin, memurların, belli makamlarda olanların durumları nedir? Helal ve haram ölçülerine ne derece riayet edebiliyorlar? Devlet dairelerinde mesai saatleri içinde kazak ören bayan memurelere, çay kahve partileri düzenleyen erkek memurlara, çeşitli bahaneler uydurarak işte olması gerekirken işine gitmeyenlere, işi ve vazifelerini asanlara ne demeliyiz? Hiç düşünüyor muyuz gecenin karanlığında Hz. Ömer’e (RA) bir mumu söndürüp, diğer mumu yaktıran sebep ne idi? Milletin işinde milletin mumunu, kendi işinde ise kendi mumunu kullanıyordu. Elbette ki kul hakkını, fakir fukaranın hakkını ve ebedi âlemde Allah (CC) huzurunda hesap vermeyi düşünüyordu.

İşi biraz daha öteye götürelim. (Her zaman dürüst hareket edenler elbette ki tenzih edilir. Kastımız onlar değildir.) Milyonlarca lira masraf ederek mahalle ve köylerde muhtar olmak isteyenler, sadece vatandaşa hizmet etmek gayesi ile mi bu çalışmaları yapıyorlar? Küçük veya büyük belediyelere meclis üyesi olmak için insanlar neden milyarları ortaya dökerler. Niçin çeşitli devlet büyüklerini, siyasetçileri veya zengin iş adamlarını aracı olarak kullanırlar? Bir derneğin, bir vakfın, bir spor kulübünün, bir mesleki kuruluşun başına geçip başkan olmak için günümüzde insanlar neden birbirleri ile yarışıyorlar? Ortaya bir servet kadar para döküp masraflar ediyorlar?

Biz Müslümanların inancı odur ki, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın verdiği habere göre hepimizin üzerinde kiramen kâtibin melekleri vardır. Sağdaki melekler hayırları, soldaki melekler ise şerleri (kötülükleri) yazarlar. Her hareketimiz kayıt altına alınıyor. Yarın mahşerde bütün defterler mutlaka açılacaktır. Zaten Hz. Allah’ın (CC) haberi olmadığı, bilmediği bir şeyin olması mümkün değildir. Bir Osmanlı padişahı düşünün, Medine-i Münevvere’den gelen normal bir insanın mektubunu, Resulullah Efendimizin komşusudur diye abdestsiz okumuyordu. Niçin? Bir Osmanlı padişahı düşünün, Medine’ye yaptırdığı demir yolunun Harem-i Şerif’e yakın bir kısmının demir yolu raylarını ceylan derisi ile kaplatıyor? Niçin? İnsu, cin ve bütün kâinat şerefine yaratılan Hz. Muhammed (SAS) Efendimizi rahatsız etmemek için. Bir çağı kapatıp, yeni bir çağ açan, İstanbul’u fetheden koca Fatih’i gayrimüslim bir usta olan İpsalantı ile mahkemede karşı karşıya getirten ne idi? Fatih birisinden mi korkmuştu? Elbette ki hayır. Ancak kul hakkı ve ebedi âlemi düşündüğü içindi.

Bey olmanın, paşa olmanın, padişah olmanın, çok zengin olmanın belki bu dünya hayatı için bir kıymeti olabilir. Bunların hepsi birer dünya süsüdür. Fanidir. Geçicidir. Ebedi âlem için hiçbir kıymeti ve faydası yoktur. Hele hele bu makamlar ve servetler çeşitli entrikalar ve haram yollardan kazanılmış ise yarın onların çok ağır bir hesabı olacaktır. Burada asrısaadette Hz. Ömer (RA) halifeliği zamanında cereyan eden bir hadiseye yer vermek istiyorum. Rabbim şu üç günlük dünyada hepimize ibretler almak, dersler çıkartmak nasip eylesin.

Hz. Ömer, nur yatağı Medine’nin bir caddesinden geçerken, kalabalıklar içinden herhangi bir adam bağırdı: “Ya Ömer! Memurlarının hareket tarzını çerçeveleyen birkaç kanun ve ölçü koyduğun için, yarın Allah’ın gazabından kurtulacağını mı umuyorsun? Haberin var mı ki, Mısır’daki amillerden Ayyad bin Ganem ipekli elbiseler giymekte ve kapısında nöbetçiler kullanmaktadır?” Hz. Ömer (RA), hemen Mısır’a bir memurunu gönderdi ve ona Ayyad’ı ne şekilde bulursan öylece alıp getirmesini emretti. Memur Mısır’a varınca, gerçekten Ayyad’ı ipekli elbiseler içinde ve muhafızlar arasında buldu. Onu öylece alıp Medine’ye götürdü. Hz. Ömer (RA), Ayyad’ı görür görmez, sırtındaki elbisesini çıkarttırdı, ona kıldan örülmüş sert bir aba gösterdi ve onu bundan böyle çölde bir sürü koyun gütmekle vazifelendirdi. Ayyad’ın bu vazifeyi ölümden daha ağır bulduğunu görünce de şu cevabı verdi: “Niçin bu işi kendine layık görmüyorsun? Baban bir çoban olduğu için kendisine Gannem adını almadı mı?” Ayyad, artık ölünceye kadar doğruluktan ve uygunluktan ayrılmadı. (3 Mayıs 1946, Büyük Doğu Mecmuası S.5)

Hep birlikte Hz. Ömer (RA) zamanında geçen bir hadiseyi okuduk. Hz. Ömer (RA) bugün sağ olsaydı; devletin hazinesine hortum takanlar, ihaleye fesat karıştıranlar, iş alabilmek için üst düzey devlet memurlarına, onların eşlerine rüşvetin adını değiştirip hediye alıp verenlere, fakir fukaranın, dul ve yetimlerin haklarına el uzatanlara ne derdi acaba? Doğrusunu ancak Cenab-ı Hakk bilir ki, milletin sahip olduğu devlet koltuklarına oturan birçok insanı Hz. Ömer (RA) çoktan koyun çobanlığına sürerdi. Günümüzde böyle cezalara müstahak, çobanlığa sürülmesi gereken ne kadar da çok hak ve hukuk tanımaz insanlar vardır. Hz. Allah (CC), ölüm kapıyı çalmadan hepimize uyanmak nasip eylesin. Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.

Ali Sandıkçıoğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle