Dünün mücahitleri ne oldu
Bizim kuşak tam olmasa da kısmen fakirliği görmüş ve yaşamıştır. Her istediğimizi bulmamız, almamız, giymemiz veya yememiz mümkün değildi. Ben öyle gazeteciler ve dergi çıkartanlar biliyorum ki (sağ kesimde) inanın öğlen yemek için para ile satın alıp yiyebilecekleri bir tost paraları bile olmazdı. Okuluna gitmek veya evine dönmek için arkadaşından borç para alanları, daha doğrusu olan paralarını kardeşçe bölüştüklerini biliyorum. Burada küçük bir hatıramı anlattıktan sonra esas konuya dönmek isterim. 1965 yılında Sultanahmet’teki Fazilet iş hanının alt katındaki kütüphanedeydim. Kitaplık satış sorumlusu İsmail Kaya Hoca Efendi idi. Kendisi ile İstinye Kur’an Kursunda bir süre birlikte kaldığımız için yakın dostluğumuz vardı. Vakit öğlen vakti idi. Hanın küçük mescidinde öğlen namazlarını kıldık. Sıra öğlen yemeğine geldi. Lokantadan yemek ısmarlayacak kadar hiçbirimizin cebinde para yoktu. Orada çalışan başka arkadaşlar da vardı. Ben kısmen misafir sayılırım. İsmail Kaya Hoca Efendiye sordular ne yiyeceğiz diye. İsmail Kaya “Hazretimizin tavsiye ettiği bir tükenmez yapalım onu yiyelim” dedi. Ben tükenmezi ilk defa duydum. Acaba Üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan (KS) hazretleri tükenmez adı ile nasıl bir yemek tarif etmişti. Tavaya biraz yağ koydular, birkaç domates doğradılar birkaç tane de yumurta kırdılar. Bol sulu bir yemek ortaya çıktı. Ekmekleri bandıra, bandıra yedik (Yemek tarifini eksik yaptı isem özür dilerim. Hafızamda kalan böyle.). Sadece bizler mi? Hayır. Hemen hemen sağ kesimde hizmet veren yaşlı ve genç arkadaşlarımızın (Bütün cemaatlerde durumları farksızdı.) birçoğu aynı sıkıntıları yaşayarak ihlas ve samimiyeti içinde hizmetlerini devam ettirmeye çalıştılar. Herkeste bir hizmet aşkı vardı. Kimi gazetesini baskıya yetiştirecek. Kimi dergisini dağıtıma verecek, çok büyük bir koşuşturma. Hele mübarek gecelerde İstanbul’un salatın camilerinde dini grupların tertipledikleri geceleri, ihya programlarını bugün yazı ile tam olarak anlatmak mümkün değil. Ta Bolu’dan Edirne’ye kadar Marmara’nın birçok bölgesinden gelip o programları dinleyip tekrar memleketine dönen insanlar… Aman Yarabbi! O ne ihlastı o ne samimiyetti… Okuduğumuz gazete ve dergileri çoğu zaman sabahı beklemeden geceden temin ederdik okurduk… MTTB gençlerinin tertipledikleri ilmi konferansları, yürüyüşleri, mitingleri, hele bir defasında Sayın Demirel Başbakan iken Ayasofya’nın kapısında tam altı saat oturup beklememizi ve Ayasofya kapısında bizler orada iken bir arkadaşımızın okuduğu Ezanı Muhammedi’nin verdiği heyecanı nasıl unutabiliriz? Her kim olursa olsun. O yok günlerde, bir kısım kanunlar Müslümanların tepelerinde birer Demokles’in kılıcı gibi sallanıp dururken; para, şan, şöhret, makam, mevki düşünmeden kendini hizmete ve küfrün hezimeti için vakfeden insanlardan Allah (CC) razı olsun. Bu arada isim zikretmiyorum, o çileli yıllarda; ezan, vatan, bayrak, din ve mukaddesat için şehit düşen, kefen elbisesi dahi giyemeyen kardeşlerimizin tümünü rahmetle anıyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun inşallah.
İzninizle bir özeleştiri yapmak istiyorum. Dünün o mücahitlerinin bir kısmı bugün nerelerde? Dün başörtüsü mücadelesine destek verenler, zincir oluşturanlarını bir kısım kadın veya erkek nerelerde, daha doğrusu şimdi hangi kulvarlarda koşuyorlar? Maksadım elbette ki kimseyi kötülemek değildir. Ancak ortada bir gerçek vardır. Dün mücahit olan bir kısım arkadaşlarımız bugün müteahhit olmuşlar. Veya devletimizin herhangi bir biriminde her nasılsa iyi bir mevki elde etmiş çok tanıdığım dünün mücahidi insanlar var. Bugün ne kadar yazık ki, dün aynı safta birlikte mücadele ettiklerini bugün görüşmek için kapılarında saatlerce bekleten bugünün müteahhidi veya makam sahibi insanlar var. Kısa bir örnekle yazımı desteklemek isterim. Pandemi öncesi önemli bir iftara davet edildim (büyük bir şirketin). İftar öncesi masalara oturduk, herkes sohbet ediyor. Benim karşımda bir arkadaş oturuyor. Önceleri mücahit, sonraları geçimini İstanbul’da seyyar satıcılıkla temin eden (Seyyar satıcıları asla küçük görmüyorum.), şimdilerde müteahhit. Kapıda lüks bir arabası ve şoförü var. Millet ezanı beklerken bizim müteahhit, şoförüne: “Arabanın torpidosunda bir saat var onu al getir bu saatin rakamların göremiyorum” der. Şoför gider bir saat getirir. Müteahhit bey saati koluna takar. Bunu beğenmedim. Başka bir tane getir. Şoför gider ikinci saati getirir. Koluna takar biraz bakar, bunu da beğenmedim der şoför gider üçüncü saati getirir. Aman yarabbi! Adamda öyle bir hava var ki, anlatılamaz. Bizim Karadeniz’de böylelerine “Sonradan görmüş veya görmemiş” derler. Tam da öylesi. Para nasıl da değiştirmiş bizim mücahidi ve seyyar satıcıyı? Bu tip insanlardan Anadolu genelinde görmek çok mümkün. Geçmişini ne çabuk unuttu? Şimdi zengin oldu iftar masasında oturup Ezanı Muhammedi’nin okunmasını bekleyen onlarca insanın gözü önünde, servet gösterisi olarak adamın yaptığı saat şovuna bakınız… Ya mücahide hanımlara ne diyelim? Birçokları güya tesettürlü giyimde ancak vücudun bütün hatlarını gösteren daracık, pahalı, bazılarında da yırtık pantolonlar, en pahalı marka eşarplar, en pahalı marka ayakkabılar ve çok pahalı gözlükler, sıkma baş diye tarif edilen şekilde bağlanan başlar… Alın teri ile kazanıp, mütevazı bir şekilde, israf yapmadan harcayanlara saygımız sonsuzdur. Şu anda İstanbul’un bir semtinde yeğenim lüks bir lokanta ve kafede garsonluk yapıyor. Sordum. “Amca bir çay 30 TL. Bir dilim pasta 60 TL. Her şey ona göre çok pahalı. Mekânımız lüks ve zengin daha çok mütedeyyin insanlara hitap ediyor” dedi. Sordum müşterileriniz ağırlıklı hangi kesim. Zengin Müslümanlar, kapalı sosyeteler… Yani dünün mücahit ve mücahideleri (Dün okulda iken bir simidi almak için hesap edenlerin günümüzdeki israf batağına saplanmış halleri.)… Bunların büyük bir kısmı öyle veya böyle sebeplerle alınları terlemeden, zorluk çekmeden ya kendileri ya da ebeveynleri tarafından para kazanmış, zengin olmuş insanlardır. Helal mi haram mı onu ancak Cenab-ı Hakk bilir. Beyler ve hanım efendiler; Cenab-ı Hakk’ın “Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz, Allah israf edenleri sevmez” ayeti kerimesini unutmayınız. Dünya genelinde ve ülkemizin birçok bölgesinde nice fakir insanlar varken giyiminizle, kuşamınızla, yemenizle, içmenizle gösteriş için nereden kazanıldığı belli olmayan paraları harcamak asla iyi bir haslet ve iyi bir huy değildir. Lütfen geriye dönüp tarihe bir bakınız. Paralar, servetler içinde yüzen çok sayıda bey, paşa, padişah ve sultanların akıbetleri ne oldu? Eskiden bol suyu olup şarıl şarıl akan bugün ise kurumuş sadece taşlar kalan ırmaklara, derelere bir bakınız… O servetler elinizden gider bir kuru ekmeğe muhtaç kalırsınız. Kibirli olmayınız, gururlu olmayınız. Kul hakkını, devlet ve millet hakkını çok iyi düşününüz. Unutmayınız ki dünya hayatı çok kısa, ahiret hayatı ise sonsuz ve ebedidir. Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.
TEBRİK:
Yurt içindeki ve yurt dışındaki bütün kardeşlerimin Kurban Bayramlarını gönülden tebrik eder, milletimiz, memleketimiz, âlemi İslam ve bütün dünya için huzur ve sükuna sebep olmasını diler kalbi selam ve muhabbetlerimi sunarım.







