--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Buna yatak ütüsü derler…

Ali Sandıkçıoğlu
Ali Sandıkçıoğlu
6

Değerli kardeşlerim;

Bugün de sizlerle o zor zamanlarda yüce İslam dinine hizmet edenlerin nasıl çileler çekerek gayretle bizleri okuttuklarından bahseden, gerçek bir hikâye türünde yazı yazmaya çalışarak; hepimizin ibret alabilmesi umuduyla yazımı yazmaya çalışacağım.

Hepimiz biliyoruz o kara günleri bizzat yaşamayanlar da kitaplardan okuyor veya büyüklerinden dinlediler, dinliyorlar ki;

Bir zamanlar bu ülkede en büyük tehlike; din, ezan ve Kelamullah olan Kur’an-ı Kerim’di.

Arapça aslı ile ezan okumak yasaktı. Arapça aslı ile Ezan-ı Muhammedi’yi okuyanlar veya kamet yapanlar karakollara götürülüyor, mahkemelere çıkartılıyor, türlü eza ve cefalara muhatap oluyorlardı. (Bunlar mahkeme kararları ile sabit.)

Ölmek üzere olan hastalara bu ülkede nerede ise bir Fatiha ve bir Yasin-i Şerif okuyacak insanlar kalmamıştı.

Cenazeleri İslami usullere göre teçhiz ve tekfin edecek hocalar çok azalmıştı. Hemen, hemen yok denecek kadar azdı. Cenazeyi kaldırabilmek için birkaç köy gezilerek cenaze namazını kıldıracak hoca efendiler aranıyor ve zor bulunuyordu. Çok zor şartlarda cenazeler İslami usullere göre defnedilebiliyordu. Çünkü başta Kur’an-ı Kerim ve İslami ilimleri okutmak yasaktı. Yurt çapında bütün medreseler kapatılmış, birçok değerli el yazma kitaplar, dini eserler SEKA kâğıt fabrikasına gönderilerek kâğıda dönüştürülüyordu. Anadolu’nun birçok yerinde ise o güzelim paha biçilmez tarihi el yazması eserler korkudan sahipleri tarafından topraklara gömüldü. O güzelim paha biçilemeyen el yazısı eserlerin birçoğu öylece toprağın altında çürüyüp gitti.

Tarih kitaplarında yazıldığı gibi; birçok hoca efendi, alimler asılmıştı. Din bir afyon, bir zehir kabul ediliyordu. Hiçbir surette yetişen nesle İslam dininin öğretilmesine rıza gösterilmiyordu. Dönmelerin yazdıkları kitaplarla dinimize hakaretler ediliyor. Yetişen gençlere maziye, özellikle Osmanlıya düşmanlıkla ve bütün mukaddes değerlere savaşlar açılarak, gençlere yalan tarihler okutuluyordu.

İskilipli merhum Atıf Hoca, Şapka Kanunu’ndan çok önce yazdığı kitap yüzünden Şapka Kanunu’na muhalefetten asılmıştı ?!....

Ülkemiz üzerine milli ve dini konularla alakalı olarak çok şedit kara bulutlar çökmüştü. Böyle yasakların hüküm sürdüğü, nice âlimlerin asıldığı, nice hoca efendilerin işkencelere tabi tutulduğu bir zaman da Üstazımız: Merhum Süleyman Hilmi Tunahan (KS) Hazretleri bütün tehlikeleri göze alarak, en zor şartlarda bile talebeler okuttuğu cümlenin malumudur. (Hem de talebelerden para almadan ve bütün masraflarını karşılayarak.)

Süleyman Hilmi Tunahan (KS) ilk talebeleri arasında; demirciler, terziler, inşaat kalfaları ve başka meslekte olan insanlar vardı. (Ölenlerin hepsini rahmetle yâd ederken kalanlarına hayırlı ömürler temenni edim.)

Bunlardan bir tanesi de zamanla soğuk demirci olup dükkân çalıştıran “MUSTAFA DEMİRCİ” hoca efendi idi. Süleyman efendi ile tanıştıktan sonra, dükkanını kapatıyor ve Süleyman Efendi hazretlerinden Arapça ders okumaya başlıyor. Rahmetli Lütfü Davran, Ahbap Hoca (Mehmet Ersoy), Ali Erol gibileri çok kısa zamanda okuyarak müftülük ve vaizlik imtihanına girerek kazanıp müftü ve vaiz oluyorlardı. 1958-1959 yılları rahmetli DEMİRCİ hoca Rize ilinin Kalkandere ilçesi, Çayırlı köyü (Silyan Bizim köye) ders okutmak üzere henüz hayatta iken, Süleyman Efendi hazretleri tarafından görevlendiriliyor. Bize gelmeden Demirci Hoca Efendi defalarca karakollara götürülmüş ve kendisine çok, ağır eziyetler ve işkenceler yapılmıştı.

O yüzden kitaplarının bulunduğu tahta bavulu camideki o zamanki iptidai kursta koymamış, caminin çok yakınında bizim ders arkadaşımız, komşumuz şu an hayatta olan, eski Tarabya Camii imamı İbrahim Kurt’un hoca efendinin evine koydurmuştu. Bir baskın olduğunda kitaplar ele geçmesin diye. (Şimdilerde hiçbir sıkıntı çekmeden güya dersler okutanlar cumhurbaşkanına beddua seansları tertipleyen ihlassız, riyakâr, büyüğüm ne emrederse onu yaparım diyenlerin kulakları çınlasın.) Bizler okurken köy yerinde bile yollara nöbetçiler diker, bir jandarma, hatta tahsildar gelecek olsa hemen kitaplarımızı gizlerdik…. Hayatta bunu yaşayan yüzlerce yaşamış şahit vardır.

Köyde bizler; yakın zamanda Demirci Hoca efendiden USULU FIKIH kitabını okumaya başlayacaktık. Arkadaşlar; Demirci Hoca efendinin Usul kitabını isteyelim. O; Süleyman Efendi hazretlerinden okurken yaptığı kayıtları, notları biz de yapalım dediler. (Bilenler kayıtın ne olduğunu anlarlar.) Demirci hocaya bizim yatakhanenin kenarında tahta ile bölünerek küçük bir oda yapılmıştı. Akşam herkes yatağını serer, yatar. Sabah yataklar toplanıp bir yere yığılır ve aynı yerde dersler okunurdu. Şimdiki gibi hoca efendilerin şatafatı, lüks makamı odası, koltuğu, masası, sandalyesi, avizesi olmayan küçük bir oda. (Zaten elektrik yoktu lüküs de akşamın belli bir saatine kadar yanardı. Fakirlik vardı. Gaz sıkıntısı vardı. Hoca efendi için bölünen çok küçük odanın içinde bir tahtadan peyke üzerine yatak yorgan, yatak ve yorganlar şimdiki gibi kaliteli değil. (Eskiden camiye gelen misafirlerin yatırıldığı yatak.) Rendelenmemiş tahtalardan çakılmış küçük bir masa, örtüsü falan yok, bir de tahta sandalye…İkinci bir sandalyesi yok…

Dersi okuttuktan sonra Demirci Hoca oraya çekiliyor, okutacağı yarınki derse çalışıyordu. Namazlar bütün talebe ile cemaatle camide kılınıyordu. Yemekler, hoca-talebe birlikte merdiven altındaki boşlukta yeniyordu. (AH! O yemekler ne lezzetli idi.) Köyden de cemaate katılanlar oluyordu. O günlerde ruhaniyet, feyiz, bereket çok, çok fazla idi. Gerçekten ihlas ve samimiyet vardı.

Şimdi bir kısım TV hocaları gibi ekranlarda kadın-erkek karışık defile gibi ruhsuz, tatsız, tuzsuz gösteriş ve madde karşılığı dine hizmet yoktu. Yapılanların tümü Allah rızası için yapılıyordu.  O zamanlar kurslarda vazifeli hocalar asla ve katiyyen para işlerine karışmazlardı. Şimdiki gibi hocalar hem hoca hem muhasebeci hem veznedar hem de ağabey değildi. İşi hizmet, derdi ders okutmaktı. Hizmet ehlinin şirketleri yoktu, holdingleri yoktu. (Ben öyle İstanbul’da hocalar biliyorum ki, hizmet, hizmet… diyordu ancak şimdi üç tane fabrikası var!?.... Nasıl olduğunun hesabını elbette kendisi Cenab-ı Hakk’a verecek bizi ilgilendirmez…) Küçük olmam hasebi ile arkadaşlar Usul kitabını Demirci hocadan istemek için beni göndermeyi uygun gördüler.

Hoca efendinin kapısını çaldım. Gel deyince içeri girdim. Bana ilk olarak: “Gel bakalım sarı” dedi. (O zamanlar saçlarım çok daha sarı idi.)

Bir de ne göreyim hoca efendi yatağını kaldırmış, pantolonunu yatağın altına düzgün bir şekilde tahta üzerine yerleştirip tekrar yatağı seriyordu. Ben öyle bir şey görmemiştim. Zaten çocuktum. Hocam ne yapıyorsunuz diye sordum? Pantolonum ütülensin diye yatağın altına koydum. Buna: “Yatak ütüsü derler” dedi.

Şimdiki bir kısım sözde istismarcı, riyakâr, sahtekâr, dini midesine alet eden hocalar gibi TV’lerde kavuk reklamı yapmıyorlardı. Her hafta değişik elbiseler giyerek insanları imrendirmiyor, özendirmiyorlardı. Yamalı pantolon, yamalı gömlekle, birkaç yerinden söküğü dikilmiş çorapları ile gecelerini, gündüzlerine katarak lillah için Allah’ın dinine hizmet ediyorlar, talebeler okutuyorlardı. Maaş düşünceleri yoktu, yazlık düşünmüyor, kışlık düşünmüyor, altın, dolar alışverişleri ve hesapları yoktu. Tam teslimiyetle gerçek anlamı ile hizmet ediyorlardı. Mekânları cennet olsun inşallah.

Ben kendisine hocam benim babam terzidir. Siz pantolonu bana verin, ben gider dükkân da ütületir getiririm. (O zamanlar rahmetli babam beş, altı köyün merkezi olan Kayabaşı’nda terzilik yapıyordu.)  Deyince; gerçekten sevinç ifadeleri yüzünden belli oluyordu. (Birçok kere pantolonunu götürüp ütülettim.)

Sonra bana sen niye geldin diye sordu? “Hocam arkadaşlar Usul kitabını alıp ondaki kayıtları yapmak istiyorlar dedim. Bana bavulum İbrahim Kurt’un evindedir. Bavulu açsınlar sağ tarafta usul kitabı var. Oradan alın. Kitabımı lekelemeyin, sayfalarını buruşturmayın, alın, yazın dedi. İşte bizden önceki kuşaklar, hocalarımız bu şartlar altında dini İslam’a hizmet etmeye çalıştılar. Şimdikiler gibi hiçbir zaman köşe dönme hesabı yapmadılar. Geçen haftaki yazımda ifade etmeye çalıştığım BEYTÜLMALE hiçbir zaman el uzatmadılar, kul hakları yemediler. Küfre ve zalimlere destek olmadılar.

Kat, kat elbiseleri yoktu. Ütücü başları yoktu. Çamaşırcıları, lüks ve pahalı yemek tabakları, çeşnicileri yoktu. Çay, tabakları, kahve fincanları, özel hizmetçileri, terlikçileri, havlucuları, özel aşçıları, çaycıları, ayağı üşümesin diye önceden giyecekleri terliklerini ısıtan görevlileri, yazlıkları, apartmanları, son model binek arabaları yoktu. O zamanlar babamın ütüsü de kömürle idi. Değil köyümüzde, ilçemiz Kalkandere de bile elektrik yoktu. Telefon manyetolu olsa dahi o da yoktu. Haberleşmeler mektupla, acil durumlarda telgrafla oluyordu.

Değerli kardeşlerim;

Ülkemizde milli ve manevi hizmet vermeye çalışan bütün vakıf, dernek, cemiyet, cemaat ve tarikat mensuplarına (Hangi grup, hizip ve tarikattan olurlarsa olsunlar.)

Şöyle seslenmek istiyorum:

Öncelikle Cenab-ı Hakk; Hak rızası için yaptığınız bütün hizmetleri kabul eylesin.

Bu hizmetleri yaparken; ihlas ve samimiyetten ayırmasın.

Hiçbir zaman;

Bencilliği, kibri, gururu, din kardeşlerimizi kötülemeyi, ille de benim grubum, benim ekolüm iyidir diyerek diğer hizmet ehli kardeşlerimizi kötülemeyelim, incitmeyelim, gıybet yapmayalım.

Aslı olmayan haberlere itibar ederek camiamızın içinde, inananlar arasında yaralar açmayalım. Hz. Peygamber Efendimiz (SAS) “Mümin diğer insanların (Müminlerin) dilinden ve elinden emin oldukları kimsedir” buyurmaktadır.

Makam, mevki hırsı gözlerimizi kör etmesin. “Kol kırılır yen içinde” atasözünden dersler çıkartarak aralarımızdaki, meseleleri, şeriatın esasları ve Peygamber Efendimizin (SAS) sünnetlerine uygun olarak çözmeye çalışalım.

Müslümanların kendilerine hizmet için emanet ettikleri paraları hiçbir zaman gayesinin dışında kullanmayalım.

Yoksa hesabı çok zor ve çetin olur. Allah (c.c) bizleri korusun.

Cenab-ı Hakk hepimizin yardımcısı olsun.

Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.

Ali Sandıkçıoğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle