Körfez yanıyor! Türkiye tedbirini almalı
Körfez yanıyor! Türkiye tedbirini almalı
ALİ COŞAR
Batı Asya bir kez daha ateş hattında… İsrail ile İran arasında günlerdir süren karşılıklı saldırılar, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeye yaptığı askeri yığınakla birlikte yeni ve tehlikeli bir safhaya girmiş durumda. Enerji tesisleri hedef alınıyor, füzeler konuşuyor, deniz yolları tehdit altında. Körfez’de yükselen bu ateş yalnızca bölgeyi değil, Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.
Artık ortada yalnızca diplomatik gerilim yok. Sahada giderek genişleyen ve derinleşen gerçek bir çatışma var. İsrail’in İran’daki enerji tesislerini hedef aldığı iddiaları ve İran’ın buna karşılık İsrail’deki rafinerileri vurduğunu açıklaması, savaşın ekonomik ve stratejik altyapıyı hedef alan yeni bir boyuta geçtiğini gösteriyor. Aynı saatlerde İran’ın bölgedeki Amerikan üslerini hedef alması ise bu yangının büyüyebileceğini açıkça ortaya koyuyor.
Washington’un İsrail’e yüksek tahrip gücüne sahip 12 bin adet BLU-110 hava yer bombası satışını “acil ihtiyaç” gerekçesiyle Kongre onayı olmadan hızla devreye sokması da bu gerilimin kısa sürede bitecek bir kriz olmadığını gösteriyor. Amerika’nın attığı bu adımlar, bölgede uzun soluklu bir askeri baskı stratejisinin devreye girdiğini ortaya koyuyor.
Bütün bu gelişmelerin ortasında Türkiye için tek bir gerçek vardır: Bu yangının etkileri bize kadar ulaşmadan tedbir almak.
Çünkü Orta Doğu’da büyüyen her kriz, er ya da geç Anadolu’nun kapısını çalar.
Öncelikle enerji cephesine bakmak gerekiyor. Basra Körfezi ile Umman Denizi arasındaki dar geçit olan Hürmüz Boğazı, dünya petrolünün en önemli geçiş yollarından biridir. Burada yaşanacak bir kriz yalnızca petrol fiyatlarını değil, küresel ekonomiyi de sarsar.
Türkiye son yıllarda ağır sınavlardan geçti. 6 Şubat depreminin yaraları sarılmaya çalışılırken, EYT düzenlemesi ve küresel ekonomik dalgalanmalarla mücadele edilirken büyük bir ekonomik dayanıklılık ortaya kondu. Enflasyonun düşüş eğilimine girdiği bir dönemde petrol fiyatlarının yeniden fırlaması Türkiye’yi zorlayabilecek yeni bir baskı dalgası oluşturabilir.
Ancak mesele yalnızca ekonomi değildir. Türkiye açısından asıl mesele güvenliktir.
Türkiye’nin İran ile yaklaşık 560 kilometrelik bir kara sınırı bulunuyor. Savaşın büyümesi halinde sınır bölgelerinde düzensiz göç dalgaları ve güvenlik riskleri ortaya çıkabilir. Bu nedenle Doğu ve Güneydoğu Anadolu hattında sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, sınır birliklerinin teyakkuz seviyesinin yükseltilmesi büyük önem taşımaktadır.
Bir diğer kritik cephe ise Doğu Akdeniz ve Kuzey Kıbrıs’tır.
Bugün Doğu Akdeniz yalnızca bir deniz değil, küresel güçlerin hesap yaptığı stratejik bir sahadır. Bölgede yaşanacak askeri hareketlilik, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin önemini daha da artıracaktır.
Son yıllarda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin güvenlik ihtiyaçlarını İsrail’e devretmesi ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki askeri etkinliğini artırması dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir. İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri operasyonları ve bölgede genişleyen askeri varlığı, Türkiye açısından yeni güvenlik hesaplarını da beraberinde getirmektedir.
Güney Kıbrıs tarafında kalan Troodos Dağları’nın Türkiye derinliklerime kadar ulaşacak şekilde sağladığı yüksek ve uzun menzilli elektronik gözetleme imkânları, Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’ı himaye görünümünde adaya asker ve savaş uçağı konuşlandırma girişimleri ve Rum yönetiminin Yunanistan, İsrail, İngiltere ve ABD ile artan askeri iş birlikleri, Doğu Akdeniz’de yeni bir güç dengesi mücadelesinin işaretlerini veriyor.
Böylesi bir ortamda Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’taki askeri varlığını güçlü tutması hayati önem taşımaktadır. Ada’daki Türk varlığı sadece Kıbrıs’ın değil, aynı zamanda Anadolu’nun güvenliğinin de teminatıdır.
Aynı şekilde Türk Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki varlığı, devriye faaliyetleri ve erken uyarı sistemleri bölgedeki gelişmeleri yakından izlemek açısından kritik rol oynamaktadır.
Türkiye’nin bu süreçte izleyeceği dış politika da büyük önem taşımaktadır. Ankara’nın yıllardır sürdürdüğü dengeli diplomasi hem Batı dünyasıyla hem de bölge ülkeleriyle diyalog kanallarını açık tutmasını sağlamaktadır.
Türkiye’nin hedefi savaşın büyümesi değil, bölgedeki yangının söndürülmesidir.
Çünkü Orta Doğu’da çıkacak büyük bir savaş yalnızca cephelerde değil, ekonomide, göç hareketlerinde ve enerji piyasalarında da büyük sarsıntılar doğuracaktır.
Bugün yaşanan gelişmeler bir gerçeği bir kez daha ortaya koyuyor: Türkiye güçlü bir orduya, güçlü bir diplomasiye ve güçlü bir devlet aklına sahip olmak zorundadır.
Çünkü Orta Doğu’da ateş yükseldiğinde o ateşin dumanı en önce Anadolu’nun semalarında görülür.
Ve tarih defalarca göstermiştir ki bu coğrafyada barışın en güçlü teminatlarından biri her zaman Türkiye olmuştur.