Giresun’da büyük hesaplaşma: Fındık mı, maden mi?
Giresun’da büyük hesaplaşma: Fındık mı, maden mi?
YÜCEL KAYA
Benim doğup büyüdüğüm Giresun, son haftalarda yalnızca doğasıyla değil, yer altı zenginlikleriyle de gündemde.
Nisan ayının başında, özellikle Batlama Vadisi ve çevresini kapsayan maden arama ihaleleriyle birlikte bölgede dikkat çekici bir hareketlilik başladı. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) tarafından verilen ruhsatların 14 köyü kapsaması, tartışmayı yerelden çıkarıp ulusal bir mesele haline getirdi.
Ancak bu tartışma, alışıldık bir Türkiye fotoğrafını yeniden gözler önüne seriyor:
Yer altı kaynaklarını kullanmak isteyenlerle, doğayı korumak isteyenlerin keskin karşıtlığı…
Çevreci gruplar ve bazı siyasi aktörler, Giresun’un yüz ölçümünün %85’inin maden sahası ilan edildiğini öne sürüyor.
Bu iddia, doğal olarak bölge halkında ciddi bir tedirginlik oluşturdu. Özellikle İnişdibi’ndeki doğal maden suları, fındık bahçeleri ve hayvancılık faaliyetleri açısından risk vurgusu öne çıktı.
Ancak devlet cephesinden gelen açıklamalar farklı bir tablo çiziyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bağlı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, bu oranın gerçeği yansıtmadığını ve fiili kazı oranının yalnızca on binde 4 seviyesinde olduğunu belirtiyor. Yani ruhsatlı alanların büyük bölümü henüz aktif üretim sahası değil; sadece potansiyel ve arama statüsünde.
Giresun kaynayan kazana dönüştü.
Muhalefet algı mı yönetiyor, yoksa hükümet riskleri mi küçümsüyor?
Maden karşıtlığını sadece “ideolojik refleks” olarak görmek, meseleyi basitleştirmek olur.
Çünkü ortada ciddi ve somut riskler var:
- Yer altı su kaynaklarının yön değiştirmesi veya kirlenmesi
- Ağır metallerin içme suyuna karışma ihtimali
- Fındık üretiminde verim kaybı
- Ormanların tahribi ve biyoçeşitliliğin zarar görmesi
- Heyelan riskinin artması
Karadeniz gibi hassas bir coğrafyada, doğaya yapılacak her müdahalenin katlanarak geri dönebileceği unutulmamalı.
Öte yandan, madenlere tamamen sırt çevirmek de gerçekçi değil. Türkiye, başta bakır ve altın olmak üzere birçok stratejik madende dışa bağımlı. Bu bağımlılık, her yıl milyarlarca dolarlık döviz kaybı anlamına geliyor.
Yer altı kaynaklarının ekonomiye kazandırılması ise:
- Dış ticaret açığını azaltır
- Yerli sanayinin ham madde ihtiyacını karşılar
- Kırsal bölgelerde istihdam oluşturur
- Devlete doğrudan gelir sağlar
Bugün teknolojiden savunma sanayine kadar her alanda kullanılan madenler, artık sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele haline gelmiş durumda.
Giresun’daki tartışma aslında daha büyük bir zihniyet sorununu ortaya koyuyor. Türkiye’de sıkça karşılaşılan bir yaklaşım var:
- Maden ithalatına karşı çıkılır
- Ama maden çıkarılmasına da karşı çıkılır
- Enerji açığı eleştirilir
- Ama HES gibi enerji projeleri de protesto edilir
Burada Giresunlunun bir özeleştiri yapması gerekir çünkü;
Bu anlayış sürdürülebilir değildir.
Çünkü modern dünyada refahın bedeli, kaynakları kullanabilme kapasitesinden geçiyor.
Peki Giresun’un bu karmaşadan çıkış yolu ne?
Bu sorunun tek bir cevabı var.
Ne doğayı yok sayan vahşi madencilik…
Ne de tüm kaynakları toprağın altında bırakmayı savunan romantizm…
Çözüm, ikisinin tam ortasında:
Sorumlu madencilik.
Bu ne demek?
- Şeffaf ve sıkı denetim
- Çevreye minimum zarar
- Rehabilitasyon zorunluluğu
- Yerel halkın sürece dahil edilmesi
- Katma değerli üretim (ham cevher değil işlenmiş ürün)
Yani mesele “çıkaralım mı, çıkarmayalım mı” değil; nasıl çıkaralım meselesidir.
Son olarak şunu söyleyebilirim:
Giresun’da tartışılan sadece bir maden sahası değil.
Bu mesele, Türkiye’nin kalkınma modelinin turnusol kağıdıdır.
Toprağın üstündeki fındık mı daha değerli, altındaki cevher mi?
Doğru soru bu değil.
Asıl soru şu:
İkisini birlikte koruyacak aklı ve iradeyi gösterebilecek miyiz?
Çünkü kalkınma; ya hep ya hiç değil…
Dengeyi kurabilenlerin işidir.