• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ahmet Can Karahasanoğlu
Ahmet Can Karahasanoğlu
TÜM YAZILARI

Kendin ol tuzağı

04 Nisan 2026
A


Ahmet Can Karahasanoğlu İletişim: [email protected]

Kendin ol tuzağı

AHMET CAN KARAHASANOĞLU

Sloven Marksist filozof Slavoj Žižek, bir konuşmasında İngiliz psikanalist Adam Phillips’e başvurarak psikanalitik pratik üzerine düşündürücü bir tespit aktarır. Phillips’e göre, psikanalizle ilgili çöpe atılması gereken iki klişe vardır: Birincisi, psikanalizin bir tür “kendini bilme” yolculuğu olduğu yanılgısı; ikincisi ise amacının acıyı hafifletmek olduğu inancı. 

Phillips her ikisini de reddeder ve daha da ileri gider: Bu saplantılı kendini bilme arzusunun başlı başına bir patoloji olduğunu söyler. Žižek’in buna eklediği yorum ise keskindir: Kendini bilmenin zıddı sezgiyle hareket etmek değildir; asıl mesele, kendi içinizi deşmek yerine kendinizi dışarıdan bir davaya adamaktır.


Budizm’de âna konsantre olmanın, başka hiçbir şey düşünmeden ruhu rafine bir şekilde eğittiği gözlemci pozisyonundan bahsedilir. Gözlemci, hiçbir olaya müdahil değil sadece izleyici olduğu için yaşadığı ve gördüğü hiçbir trajediden etkilenmez. 

Bir anlamda dualite diyoruz buna; tek beden, ama iki ayrı bakış. Hayat bunu sürekli yapabileceğimiz bir yer mi? İşte asıl sorun; çünkü hayatı yakalamaya çalıştığınızda, hayatı hissetmeye çalıştığınızda ona bir yön biçersiniz. Bu yönün doğu olduğunu, batı olduğunu, kuzey olduğunu, güney olduğunu sanırsınız; oysa yol hem hepsidir hem de hiçbiri. Çünkü siz geçtikçe inşa olan bir süreçtir yol. Hayat, o yola verdiğimiz ad değil mi?


İş yerinde patronunuza saygısızlık ettiğinizde meditasyon kovulmanızı geciktirmeyecektir; tıpkı hiçbir yaşam koçunun tavsiyesinin sizi gerçekten teskin etmeyeceği gibi. O hâlde hayat, gerçekten birilerinin anlattığı gibi “şu durumda bunu yaparsın, bu durumda böyle davranılır” denildiği kadar basit bir görme biçimi midir? Hayır. Yüzeysel bakıldığında doğruymuş gibi görünen bu şema, aslında eğitim sisteminin size öğrettiği bir yalandır. Zorunlu eğitim bir kandırmacadır; hayatın anlamına dair yaşam koçlarının anlattığı her şey bir kandırmacadır. Anlam aradığınız anda zaten o anlamdan kopmuş olduğunuz ortadadır. 



Bebekler bir anlam aramazlar, sadece yaşarlar. Kendileri özne değildir; bir şey kaybolduğunda “ben kaybettim” demez, adlarını söyleyerek, “Pepe kaybetti” derler. Çocuğun dünyası metaforlarla örülüdür, şartlanmalar ve ön kabuller henüz yoktur. Dolayısıyla çocuk, hakikate ulaşma yolunda pek çok aşamayı erişkinlerden çok daha kolay kapatabilir. Özgürlük kavramını bilmediği bir ütopya adasında yaşar; ada onun için sadece “ev”dir, sınır değil. Erişkin olmak ise tam da o adanın adını öğrenmektir. Ve bir kez öğrenilince, bir daha çıkış yoktur.


İşte tam da bu noktada Žižek ve Phillips’in tespiti anlam kazanır. Phillips, bir hastanın tedavi sürecinde kendini daha iyi ve rahatlamış hissetmeye başladığında bunun iyileşme değil, tehlike işareti olabileceğini söyler. Çünkü iyileşme, kendiniz hakkında eksiksiz ve tatmin edici bir hikâye kurabilmek değildir. İyileşme, kendinizi önemsemeyi bırakıp bir şey uğruna savaşmaya başladığınız andır. Bu bir siyasi mücadele olabilir, bir sanat davası, bir bilimsel tutku ya da aşk olabilir; fark etmez. Mesele, “acı mı çekiyorum, haz alıyor muyum?” sorularının artık o kadar merkezi olmadığı bir noktaya ulaşmaktır.


Psikanaliz, doğru okunduğunda, sizi kendinize hapsetmek için değil tam tersine kendinizden kurtarmak için vardır. Ve bu, belki de çocukken adını bilmeden özgürce yaşadığımız o adaya dönüşün tek mümkün biçimidir; adı unutarak değil, adın artık önemini yitirdiği bir davaya adanarak.

Not: Zorunlu eğitim sorunludur. Kendi iradesiyle, kendi çabasıyla bilgiye ulaşan insan için öğrenim kutsaldır. Metinde eleştirilen zorunluluk, bilginin kendisi değil; insan iradesine vurulmuş kısıttır.


Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23