• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Zamanın hızlı geçtiği yok... İnsanoğlu zamanını ruhsuz geçiriyor!

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:
Zamanın hızlı geçtiği yok... İnsanoğlu zamanını ruhsuz geçiriyor!

İdris Kardaş’ın Habertürk'teki yazısında işaret ettiği üzere zamanı saatle değil hafızayla ölçen insan, bugün dijital istilanın ve Batı merkezli hayat tarzının getirdiği idrak felciyle ömrünü "hatırlanmayan" bir boşluğa mahkûm ediyor. Kainatı temaşadan koparak sanal dehlizlerde zombileşen ve anlık meşgalelerin gürültüsünde ruhu zamandan tasfiye edilen modern birey, vaktin bereketini ve derinliğini, hafızasında iz bırakmayan bir "zamansızlık" zindanında feda ediyor.

İdris Kardaş’ın Habertürk'teki yazısında işaret ettiği üzere zamanı saatle değil hafızayla ölçen insan, bugün dijital istilanın ve Batı merkezli hayat tarzının getirdiği idrak felciyle ömrünü "hatırlanmayan" bir boşluğa mahkûm ediyor. Kainatı temaşadan koparak sanal dehlizlerde zombileşen ve anlık meşgalelerin gürültüsünde ruhu zamandan tasfiye edilen modern birey, vaktin bereketini ve derinliğini, hafızasında iz bırakmayan bir "zamansızlık" zindanında feda ediyor.

Modern dünyanın insanı içine fırlattığı en büyük illüzyon, zamanın sadece akan bir nehir olduğu yanılsamasıdır. Oysa zaman, İdris Kardaş’ın yazısında titizlikle işaret ettiği üzere; saatle değil, hafızayla ölçülen bir keyfiyettir. Kardaş, zaman algısının esnekliğini ve zihnimizde bıraktığı izlerin netliğiyle olan münasebetini vurgularken, aslında modern insanın en büyük yarasını parmaklıyor: Hatırlanacak kadar şuurlu yaşanılamayan bir ömür.


 

Hafızanın seyrelme sebebi

İnsanoğlu için zaman, kronolojik bir dizilimden ziyade ruhun eşya üzerine vurduğu mühürlerin toplamıdır. Çocukluğun o uçsuz bucaksız hissedilen hatıraları, zihnin her yeni tecrübeyi bir nakkaş titizliğiyle kaydetmesinden, "ilklerin" getirdiği o muazzam hayretten neşet eder. Kardaş’ın belirttiği gibi, yetişkinlikte zamanın hızlanması bir biyolojik kader değil, zihnin "tanıdık olanı" sıkıştırma, detayı budama ve tasarruf etme mekanizmasıdır. Ancak bu mekanizma, modern hayatın dayattığı "tekrarlar" ile birleşince, ortaya ruhsuz, derinliksiz ve iz bırakmayan bir "süre" çıkmaktadır.

Bugün dijitalleşme dediğimiz o devasa girdap, zihni sürekli yapay ve sanal bir alana mahkûm ederek, insanı gerçekliğin o diri dokusundan koparmaktadır. Ekran başında geçen saatlerin, saniyelerle değişen uçucu içeriklerin ve dikkati sürekli parçalara ayıran uyaranların ortasında kalan insan, zamanı bir "akış" olarak değil, bir "savruluş" olarak tecrübe ediyor. Burada yaşanan şey tam manasıyla bir zamansızlık deneyimidir. Günler doludur ama içleri boştur; anlar vardır ama birbirine bağlanan bir mana bütünlüğü (anlatı) yoktur.


 

Batı’nın mekanik zamanına karşı ruhun temâşası

Karşımızdaki tablo Batı medeniyetinin insanı kendi hakikatinden tasfiye etme operasyonudur. Batı, zamanı mekanikleştirmiş, onu bir performans ölçütü ve tüketim nesnesi haline getirmiştir. İnsan, bu sistem içerisinde artık kainatı "temaşa" eden bir "eşref-i mahlukat" değil, sistemin dişlileri arasında öğütülen, dikkati felç edilmiş bir otomat hükmündedir.

Kainata "odun gibi" bakmak, eşyadaki hikmeti ve hadiselerdeki sırrı görememek, modern insanın asli trajedisidir. Oysa bizim medeniyet tasavvurumuzda insan, alemi alıcı bir gözle süzmekle, her anı bir tefekkür sofrası kılmakla mükelleftir. Bugünün insanı, anlık zevklerin ve bitmek bilmeyen meşgalelerin gürültüsünde boğulurken, aslında ruhuyla zaman arasına kalın duvarlar örmektedir. Bu duvarlar yükseldikçe, zamanın "ruha işleme" kabiliyeti yok olur. Hafıza seyreldikçe, geçmiş bir bulanık paket haline gelir ve insan "Bir şeyler oldu ama ben orada yoktum" mahcubiyetine hapsolur.


 

Dijital ihata ve idraki felç eden iptilaların kültürü altında bir hayat

Dijitalleşmenin getirdiği o yapay saha, insanı sadece dünyadan koparmıyor, aynı zamanda kendi iç derinliğinden de sürgün ediyor. Kısa süreli dopamin patlamalarıyla zihni uyuşturulan kitleler, bir nevi uyanık uyku halindedirler. Bu uyuşma hali, zamanın zevkini ve vaktin bereketini hissetmeye manidir. Ruhla bütünleşmeyen zaman, sadece harcanan bir sermaye hükmündedir.

İdris Kardaş’ın yazısında temas ettiği hakikat; zamanın ancak "dikkatle yaşandığında" var olduğudur. Eğer biz bugün zamanı yavaşlatamıyorsak, bu onun hızından değil, bizim o anın içine nüfuz edemeyişimizdendir. Modern hayat tarzı, insanı bir "zaman fakiri" haline getirirken, ona aslında kendi varlığının fakirliğini hissettirmektedir. Bir şey üretmeden değil, bir şeyi "mana planında bitirmeden" sürekli koşturmak, bizi sadece menzilsiz bir akıntıya bırakır.


 

Hayata bakan gözü yenilemek

Byung-Chul Han’ın "zamanın anlatı kurma yeteneğini yitirmesi" teşhisiyle, Kardaş’ın "hafızadaki izlerin netliği" vurgusunu birleştirdiğimizde çıkan netice şudur: İnsan, ancak hayretini geri kazandığında zamanın sahibi olabilir. Rutini kırmak, alışkanlıkların o konforlu ama öldürücü uyuşukluğundan sıyrılmak ve kainata yeniden "hayranlık" duyan bir kalple bakmak...

Zaman hızlanmadı; biz sığlaştık. Biz, derinlerde kulaç atmayı unutup yüzeyin köpüklerinde boğulmaya alıştık. Belki de kurtuluş, modernitenin bizi mahkûm ettiği o "hızlı tüketim" çarkından çıkıp, zamanı yeniden bir hikâye, bir ibret ve bir vuslat vesilesi olarak görmekten geçiyor. Çocukluğumuzdaki o sonsuz zamanı geri getiremeyiz belki ama; her anı yeni bir fetih, her günü yeni bir idrak hamlesi kılarak zamanın ruhuna yeniden dokunabiliriz.

Çünkü zaman, ancak onu hissedebilen bir ruh için bereketlenir; idraki felç olmuş, bakışı körleşmiş bir yığın için ise sadece yokluğa doğru koşan bir takvim yaprağından ibarettir.

Baran Dergisi

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

ata

malayani denen şey şu an heryerde... bu öyle basit bir kağıt oyunu değil, bütün bir hayatın bomboş geçirilmesidir...
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23