• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Türk sağının karakteri üç temel kavramla özetlenebilir: milliyetçilik, muhafazakârlık ve yenilikçilik

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Türk sağının karakteri üç temel kavramla özetlenebilir: milliyetçilik, muhafazakârlık ve yenilikçilik

Cemil Meriç, Bu Ülke’de sağ ve solu “çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit” olarak tanımlar ve ardından şu soruyu sorar: “Hristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne?”

Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer

Gerçekten de sağ ve sol kavramları bu coğrafyada doğmamıştır. Bu kavramlar Fransız İhtilali’nin, Avrupa’nın sınıfsal mücadelelerinin, kilise-devlet çatışmalarının ve sanayi devriminin ürünüdür. Türkiye’nin tarihsel tecrübesi ise farklıdır. Bu nedenle Türkiye’deki sağ ve solu Avrupa’daki muadillerinin basit bir uzantısı olarak görmek, tarihsel gerçekliği anlamamaktır.

Ancak kavramların kökeninin yabancı olması, Türkiye’de karşılık bulmalarına engel olmamıştır. Cumhuriyet döneminde yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmeler zamanla sağ ve sol olarak adlandırılan iki farklı siyasal havza üretmiştir. Fakat bu havzaların oluşum dinamikleri Avrupa’dakilerden oldukça farklıdır.

Türkiye’de sağ-sol ayrımı öncelikle sermaye ile emek arasındaki çatışmadan değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin niteliğinden doğmuştur. Esas gerilim, toplumun kendi tarihsel ve kültürel birikimi ile devlet eliyle yürütülen modernleşme politikaları arasında yaşanmıştır.


 

Bu nedenle Türkiye’nin sağcıları dediğimizde tek bir ideolojik bloktan söz etmiyoruz. Aksine, yerli kültüre karşı girişilen tasfiye hareketlerine, toplum mühendisliğine ve devlet merkezli modernleşme anlayışına farklı gerekçelerle itiraz eden geniş bir toplumsal koalisyondan söz ediyoruz.

Bu koalisyonun en geniş kesimini, herhangi bir siyasi ideolojiye bağlı olmaksızın, inançlarının, hayat tarzlarının ve kültürel değerlerinin tehdit altında olduğunu düşünen halk kitleleri oluşturmuştur. Köylü, esnaf, taşralı memur, şehirli muhafazakâr... Bunların önemli bir kısmı kendisini ideolojik olarak “sağcı” olarak tanımlamasa da sağ siyasetin toplumsal zeminini meydana getirmiştir.

İkinci halkayı muhafazakâr aydınlar, kanaat önderleri ve siyasi hareketler oluşturmuştur. Bunlar yalnızca kültürel bir refleks göstermemiş, aynı zamanda devlet politikalarına karşı fikri ve siyasi bir pozisyon geliştirmiştir. Türk muhafazakârlığı büyük ölçüde bu zeminde şekillenmiştir.


 

Üçüncü grup ise modernleşme ihtiyacını kabul etmekle birlikte bunun Batı karşısında teslimiyet anlamına gelmediğini savunan muhafazakâr modernleşmecilerdir. Onlara göre mesele modernleşmek değil, nasıl modernleşileceğidir. Bilim, teknoloji, sanayi ve kurumsal gelişim gerekliydi; ancak bunların bedeli tarihsel hafızanın, kültürel kimliğin ve medeniyet aidiyetinin tasfiyesi olmamalıydı.

Dördüncü damarı ise milliyetçiler oluşturmuştur. Milliyetçilik Türkiye’de yalnızca bir kültür savunusu değildir. Aynı zamanda bir devlet kurma, bağımsızlık kazanma ve kalkınma projesidir. Bu nedenle Türk milliyetçiliği, Batıcılığa karşı romantik bir geçmiş özlemi değil; milli devlet, milli ekonomi ve milli kalkınma fikri etrafında şekillenmiş modern bir ideolojidir.

Bu noktada Türk sağının karakteri üç temel kavramla özetlenebilir: milliyetçilik, muhafazakârlık ve yenilikçilik.


 

Milliyetçilik milli egemenliği ve devletin bağımsızlığını koruma iradesidir. Muhafazakârlık tarihsel hafızayı, kültürel sürekliliği ve toplumsal değerleri muhafaza etme çabasıdır. Yenilikçilik ise kalkınmayı, sanayileşmeyi, teknolojik ilerlemeyi ve demokratik temsil mekanizmalarını geliştirme iradesidir.

Türk sağının en çok yanlış anlaşılan taraflarından biri de Osmanlı ve tarih vurgusudur. Bu vurgu hiçbir zaman esas itibarıyla geçmişe dönüş veya saltanat özlemi anlamı taşımamıştır. Aksine, Tek Parti döneminin milli tarihi büyük ölçüde Cumhuriyet öncesinden kopararak yorumlayan yaklaşımına karşı geliştirilmiş bir tarih anlayışıdır.

Türk sağı için Osmanlı, geri dönülecek bir rejim değil; Cumhuriyet’in üzerinde yükseldiği tarihsel zemindir. Amaç Cumhuriyet’i reddetmek değil, onu Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet sürekliliğinin bir halkası olarak görmektir.


 

Bu yönüyle Türk muhafazakârlığı, Batı’daki aristokratik veya reaksiyoner muhafazakârlıktan ayrılır. Frederick W. Frey’in “bağımsızlık sonrası muhafazakârlık” olarak tanımladığı modele daha yakındır. Eski rejimi geri getirmeyi değil, yeni devletin kendi kültürel kökleriyle uyumlu biçimde gelişmesini amaçlar.

Türk sağının modernleşmeye bakışı da bu yüzden büyük ölçüde Bergsoncudur. Bergson’un düşüncesinde hayat ve toplum mekanik biçimde yeniden tasarlanamaz. Geçmiş yok edilerek yeni bir toplum kurulamaz. Değişim, kopuşla değil süreklilik içinde gerçekleşir.

Türk sağının modernleşme anlayışı da buna benzer. Modernleşmeyi reddetmez. Bilimi, teknolojiyi, sanayileşmeyi ve kalkınmayı savunur. Ancak modernleşmenin bir medeniyet değiştirme projesine dönüşmesine itiraz eder. Bu nedenle Türk sağının temel sorusu hiçbir zaman “modernleşelim mi?” olmamıştır. Asıl soru şudur:
“Kendi kalarak nasıl modernleşebiliriz?”

Türk sağının genişliği de buradan gelir. Çünkü sağ, Türkiye’de yalnızca bir parti veya ideoloji değildir. Toplumun tarihsel hafızasını, dini ve kültürel aidiyetlerini, milli kimliğini ve devlet tecrübesini koruyarak ilerlemek isteyen farklı kesimlerin ortak havzasıdır.


 

Ancak burada kültürel kimlik kavramını tek parçalı ve değişmez bir yapı olarak anlamamak gerekir. Türkiye’nin kültürel dokusu, tarih boyunca farklı etnik kökenlerin, inançların, bölgesel tecrübelerin ve toplumsal katmanların katkısıyla şekillenmiş çok katmanlı bir bütündür. Türk sağının savunduğu kültürel süreklilik de bu çeşitliliği inkâr eden tek tip bir kültür anlayışına dayanmaz.

Çünkü kültür yalnızca geçmişten devralınan bir miras değil, aynı zamanda her neslin yeniden ürettiği ve dönüştürdüğü canlı bir toplumsal gerçekliktir. Bu bakımdan Türk sağının temel itirazı değişimin kendisine değil, değişimin toplumsal hafızayı ve tarihsel aidiyetleri bütünüyle tasfiye eden kopuşçu bir karakter kazanmasınadır. Muhafaza edilmek istenen şey belirli bir dönemin kültürel kalıpları değil, toplumun tarih içinde oluşmuş ortak medeniyet zeminidir.

Belki de günümüz Türkiye’sinin ihtiyaç duyduğu yaklaşım, kültürel süreklilik ile kültürel çeşitliliği birbirinin alternatifi olarak görmek yerine, bunları aynı bütünün tamamlayıcı unsurları olarak değerlendirebilmektir.

Farklılıkları ortak bir aidiyet içerisinde buluşturabilen bir anlayış, hem toplumsal kutuplaşmayı azaltacak hem de modernleşme ile kültürel kimlik arasındaki gerilimi daha sağlıklı bir zemine taşıyacaktır.


 

Solun görece dar kalmasının nedeni de burada aranmalıdır. Türkiye’de solun önemli bir bölümü uzun yıllar boyunca modernleşmeyi, toplumun tarihsel ve kültürel kodlarını dönüştürme projesi olarak okumuştur. Sağ ise modernleşmeyi, tarihsel sürekliliği koruyarak kalkınma ve güçlenme meselesi olarak değerlendirmiştir.

Bu yüzden Türkiye’deki temel siyasi ayrım uzun süre zannedildiği gibi “ilericilik-gericilik” ayrımı olmamıştır.. Asıl ayrım şu soruda düğümlenmiştir;
Türkiye neyi koruyarak modernleşecektir? Türk sağının verdiği cevap nettir: Tarihini, milletini, kültürünü ve medeniyet hafızasını koruyarak...

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23