Özkök'ün Akbil örneği "işkence" gerçeği ile çöp oldu
Hürriyet gazetesinde yıllarca genel yayın yönetmenliği yapan Ertuğrul Özkök, Akit TV ekranlarında katıldığı canlı yayında gündeme bomba gibi düşen profesyonel bir algı operasyonuna imza attı. Özkök, bazı isimlerin işkence altında verdikleri ifadelerle suçlanan Tayyip Erdoğan'a yönelik Akbil soruşturması ile, bugün hiç kimseden işkence iddiası ortaya atılmayan İmamoğlu soruşturmasını benzer göstermeye çalıştı..
Özkök, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan yeni iddianame ile 24 yıl önce, 2002 yılında 1994-1998 döneminin İBB Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yakın çevresine yönelik yürütülen "Akbil Davası" iddialarının tamamen aynı gerekçeler ve benzer bir mantalite üzerine kurulduğunu ileri sürdü.
Ancak Özkök’ün satır arası bıraktığı bu kıyaslama, Türk siyasi ve hukuki tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olan 28 Şubat ve 2000’li yılların başındaki vesayet operasyonlarını akıllara getirirken, hafızalardaki asıl can yakıcı soruyu da beraberinde getirdi:
Bugünkü dosya ile geçmişteki o organize kumpas süreci gerçekten aynı mı?
2002’DE İSTANBUL EMNİYETİ’NDE BİR İŞKENCE ŞEFLİĞİ VARDI: ADİL SERDAR SAÇAN
Ertuğrul Özkök’ün işaret ettiği 2002 yılı ve öncesindeki İBB operasyonlarında, meselenin sadece kağıt üzerindeki bir "iddianame" olmadığı, devlet içindeki vesayet odaklarının emniyet eliyle yürüttüğü ağır bir terör estirildiği hafızalarda tazeliğini koruyor.
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şubesi’nin başında, adı daha sonra sayısız işkence, baskı ve kumpas iddiasıyla anılacak olan Adil Serdar Saçan gibi bir figür bulunuyordu. Saçan’ın yönettiği KOM şubesi, hukuki bir soruşturma yürütmekten ziyade, Recep Tayyip Erdoğan’ı siyaseten tasfiye etmek ve çevresini çökertmek için adeta bir "itiraf ve iftira merkezine" dönüştürülmüştü.
ALBAYRAKLAR’A YAPILAN AĞIR İŞKENCELER VE "İFTİRA" BASKISI
O dönem Erdoğan’ın yakın çevresinde bulunan, Albayrak Grubu kurucularından Ahmet Albayrak başta olmak üzere, gazete sahipleri, bürokratlar ve belediye çalışanları gözaltına alınarak günlerce yasa dışı sorgulara, psikolojik ve fiziki ağır işkencelere maruz bırakılmıştı.
O günkü operasyonların asıl hedefi adaleti tesis etmek değil; işkence tezgahlarından geçirilen bu isimleri, Erdoğan aleyhine "güya itiraf", esasta ise tamamen hayal ürünü "iftiralara" zorlamaktı. İşkence zoruyla imzalatılmak istenen metinlerle, Erdoğan’ın önü tamamen kesilmek ve milli irade teslim alınmak isteniyordu.
İMAMOĞLU DOSYASINDA "ADİL SERDAR SAÇAN" MANTIĞI VAR MI?
Özkök’ün "gerekçeler aynı" dediği bugünkü Ekrem İmamoğlu iddianamesine bu eleştirel süzgeçten bakıldığında, iki dönem arasında çok temel ve göz ardı edilemeyecek yapısal farklar ortaya çıkıyor:
Emniyette İşkence Tezgahı Yok: İmamoğlu davasının hiçbir aşamasında, İstanbul Emniyeti bünyesinde geçmişteki gibi karanlık odalarda insanları günlerce askıya alan, uykusuz bırakan veya fiziki şiddet uygulayan bir "Adil Serdar Saçan" figürü ya da işkence mekanizması bulunmamaktadır.
İşkence ile İftira Zorlaması Söz Konusu Değil: Ahmet Albayrak ve diğer isimlerin geçmişte yaşadığı gibi; medya sahiplerinin, belediye bürokratlarının gözaltına alınıp işkence zoruyla İmamoğlu aleyhine yalan beyan vermeye zorlandığı, insanlık onurunun ayaklar altına alındığı bir kumpas süreci bugünkü dosyada kesinlikle iddia bile edilememektedir.
Hukuki Süreç Şeffaf Yürüyor: Bugünkü iddialar ve iddianameler, müfettiş raporları, Sayıştay denetimleri ve somut evraklar üzerinden, tamamen yargı mekanizmasının şeffaf kuralları içerisinde tartışılmaktadır. Kimseye zorla senaryo imzalatılmaya çalışılmamaktadır.
Suçlanan kişilerde zenginleşme oktu.
Tayyip Erdoğan'a yönelik iddialarda, işkence eşliğinde alınan bürokrat ifadeleri esas alınmış iken, kimseye zenginleşme iddiasında bile bulunulmamıştı. Sadece teknik kayıtlardaki devlet işleyişindeki hatalı kayıtlar üzerinde sulama yapılmaya kalkışılmış, bilirkişi bu hataların herhangi bir parasal yanlışlığa yol açmadığı raporu vermişti.
KIYASLAMA YAPARKEN HAFIZAYI TAZELEMEK ŞART
Ertuğrul Özkök’ün 2002 Akbil davası ile bugünkü davaları "teknik gerekçe" düzeyinde benzetme çabası, aslında o günün militarist ve bürokratik vesayet rejiminin savunmasız insanlara yaşattığı zulmü hafifletme riskini amaçlaması açısından, tepkiye neden oldu.
Her iki dosya da İBB eksenli siyasi tartışmalar barındırsa da; bir tarafta işkenceyle, şantajla ve medya sahiplerini ezerek yürütülen organize bir "devlet içi çete" operasyonu varken; diğer tarafta ise tamamen kanunlar dairesinde işleyen, işkencesiz ve baskısız bir hukuki süreç söz konusu olduğu gözlerden kaçırılmaya çalışılması, kamuoyunda itirazlarla karşılandı... Özkök'ün, "gerekçeler aynı" demesi, geçmişteki o karanlık işkence tezgahlarını ve mağdur edilen siyasileri görmezden gelinmesi açısından, gazetecilik dürüstlüğünü de zedelemiş oldu.


