Murat Ülker’den Singapur izlenimleri! Kendi küçük etkisi büyük
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, kaleme aldığı yazıda Singapur’un geçmişten günümüze uzanan gelişimini ve şehirdeki gözlemlerini anlatarak, adanın tarihi, kültürel mirası ve modern şehir yapısına dikkat çekti.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, Singapur’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından şehirle ilgili izlenimlerini paylaştı. Ülker, Singapur’un tarihi geçmişi, ticaret merkezi kimliği ve modern şehir yapısına dikkat çekti.
25 Ekim 2026 tarihli yazısında Singapur’un yalnızca küçük bir ada ülkesi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Ülker, ülkenin tarihi ve ekonomik gelişimine değindi.
Singapur’a daha önce de birçok kez gittiğini ifade eden Ülker, bu ziyaretlerinde ülkeyi daha yakından tanımaya çalıştığını aktardı. Singapur’un tarihinin 1819 yılında başladığını belirten Ülker, o dönemde Malay dünyasının ticaret ağları içinde yer alan adanın, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin bölgeye gelmesiyle yeni bir döneme girdiğini kaydetti.
Ülker’in yazısında, Stamford Raffles ve William Farquhar’ın 1819 yılında Singapur’a gelerek burada bir ticaret merkezi kurmalarına da yer verildi.
İŞTE ÜLKER’İN İLGİLİ YAZISI:
Geçtiğimiz haftalarda iki yazı halinde yayımladığım Hindistan GOYA’sı esnasında iki günlüğüne Singapur’a uçup iş için temaslarda bulundum ve aynı zamanda şehri GOYAladım. Singapur’a gelince insanın gördüğü düzenin, zenginliğin ve planlılığın arkasında nasıl bir tarih olduğunu merak etmemesi zor. Singapura 1984den beri birçok kez geldim, tabii gelişmeleri biliyordum ama yine de araştırdım. Singapur’un tarihi elbette 1819’da başlamıyor. Ada Orta Çağ’dan itibaren Malay(*) dünyasının ticaret ağlarının bir parçası. Ama modern Singapur’un dönüm noktası, Stamford Raffles ve William Farquhar’ın İngiliz Doğu Hindistan Şirketi adına buraya gelip bir ticaret merkezi kurduğu 1819 yılı.
(*) Malaylar, Güneydoğu Asya’da özellikle Malay Yarımadası ve çevresindeki adalarda yaşayan, ortak dil ve kültür bağları bulunan bir halktır. Malay dünyası ifadesi yalnızca bugünkü Malezya’yı değil, daha geniş bir küresel coğrafyayı anlatır.
Tarihte gördüğümüz İngilizler ve İspanyollar, Portekizliler dahil Batı dünyası, Osmanlı’nın o vakit bilinen dünya ticaretine hakim olması ve Batı’yla ilişkilerinin temelinde ya sulh ile vergilendirmek veya yıllık ganimet seferlerinin olmasının çaresizliği ile o vakit bilinmeyen dünyaya açılma çabalarının yanında, sanki bana göre daha emin yolu seçen İngilizler Doğu ile doğrudan ticaret için kurdukları ve destekledikleri şirketler aracılığı ile yol almışlardı. Ne İslamiyet’in yayılmasından sonra Arap Tüccarların, daha sonraki yüzyıllarda da İngilizlerin kurdukları ticaret ağlarının ölçeğine ve örgütlenmesine bugün bile çok uzağız. Ama o zaman bu ticaret kanlı idi. Yerine göre tüccarların veya onları destekleyen resmi görevlilerin hayatına mal olmuştu.
Bu ticaret yolları yalnızca malların taşındığı güzergahlar değildi. İnsanlar, fikirler, inançlar ve kültürler de aynı yolları kullanıyordu. Orta Asya’da İslamiyet’in yayılmasında tüccarlar kadar dervişlerin ve mutasavvıfların da önemli rolü olmuştu. Nitekim Almatı seyahatim vesilesiyle araştırdığım Zenci Ata, bunun ilginç örneklerinden biri. Asıl adı Ay Hoca olan ve koyu teninden dolayı Zenci Ata, yani Kara Baba diye anılan bu 13. yüzyıl mutasavvıfı, Ahmet Yesevi geleneğinin temsilcilerindendi. Halk arasında çobanlık yaptığı, insanlara dini ve ahlaki öğütler verdiği anlatılıyor. Bugün Özbekistan’ın Taşkent şehri yakınlarında bulunan türbesi, yüzyıllardır ziyaret ediliyor. Demek ki ticaret yollarının kalıcılığını sağlayan yalnızca ekonomik çıkarlar değil, bu yollar üzerinde kurulan insani ve kültürel ilişkilerdi. Bugün küreselleşme dediğimiz olgunun temellerini belki de biraz burada aramak gerekiyor.
BİR ŞEHİR DEVLETİ: SİNGAPUR
Singapur’un konumu büyük avantaj. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi arasındaki ana deniz yollarının üzerinde, Malakka Boğazı’nın girişinde, Çin, Hindistan, Malay Takımadaları ve Avrupa arasındaki ticaretin tam kavşağında bulunuyor. İngilizler coğrafi avantajı serbest ticaret politikasıyla birleştirince liman hızla büyümüş. Çinliler, Hintliler, Malaylar, Araplar ve Avrupalılar buraya yerleşmişler. Fakat Türklerden hala ses yok! Ama zaten yurtdışında çalışan, kazanan, başaran olursa “kaçtı” diyoruz biz.
Bugün çok kültürlü, çok dinli Singapur’un temelleri o kuruluş yıllarına dayanıyor. Raffles Place’in daha 1820’lerde bankaların, tüccarların ve denizcilik şirketlerinin merkezi olarak planlanmış olması ilginçtir. Bugün gökdelenlerle dolu finans bölgesinin coğrafyası aslında iki yüz yıl önce şekillenmiş. Sonrasında İngiliz sömürge dönemi, Japon işgali, 1959’da özerklik, 1963’te Malezya Federasyonu’na katılım ve 1965’te bağımsızlık geliyor. Bağımsızlık esnasında küçük bir iç pazarı olan, hemen hiç doğal kaynağı bulunmayan, su ve gıdada bile dışarıya bağımlı ve işsizlikle boğuşan bir ülkeydi. Buna rağmen Singapur birkaç on yıl içinde ihracata dayalı sanayileşme, yabancı yatırım, eğitim, liman altyapısı ve güçlü devlet teşkilatı ile çok farklı bir model kurdu.
Haziran 2026 itibarıyla 6,21 milyon nüfusu olan ülkenin 2025’te toplam mal ticaretinin yaklaşık 1,4 trilyon Singapur dolarına ulaşması, limanının aynı yıl 44,66 milyon TEU konteyner hacmi elleçlemesi tesadüf değil. Demek ki en iyi tüccarlar Yahudiler veya Kayserililer değilmiş. Çinli ve Malaylardan oluşan kaderin bir araya topladığı bu halkın ticari başarısı yadsınamaz.
NE KADAR UZAĞA GİTSENİZ DE BAZI ŞEYLERDEN KAÇAMAZSINIZ
Singapur’a birçok kez geldim. İlk gelişim merakımdandı, üzerinden kırk yıldan fazla geçmiş. Sonra hep ticari vesilelerle geldim, hala neredeyse her yıl uğrarım. Yine bir sefer belki ikinci gelişimdi, yeni evliydim. Hanımla beraberdik, hani o uzun bayram tatillerinden biriydi. Uzun tatil boyunca çalışmazsam hasta olurum ben, çünkü işkoliğim. Uçakta başı örtülü olan tek kişi eşimdi. Uçaktaki herkes el birliği ile bize oraya ait olmadığımızı hissettirmek için sözleşmişti sanki. Çok itici bir atmosferde seyahat etmiştik. Halbuki Ramazan Bayramı idi uzun tatilin sebebi ve bizim bayramımızdı. Seksenlerin sonunda ülkede saçmalıklar hüküm sürüyordu, bizim ülke işte…
Neyse vardık ve pasaporttan, gümrükten kolayca geçtik. Fakat pasaport sırası beklerken karşımızda duvar boyu yazan ikazı görünce istemeden ürkmüştüm. Uyuşturucu kullanmak ve bulundurmak yasaktır, cezası ölümdür yazıyordu. Garip değil mi bunu uçağa binmeden söylemeliydiler. Daha sonraki yıllarda sakızın ithalatının ve satışının bile yasaklandığını öğrendim.
Bir taksiye bindik, şoför Çinli idi, tarzanca anlaşıyorduk. Singapur’un yarısının Müslüman olduğunu söyledi ve dedi ki bugün Müslümanların bayramı, yılbaşı kutluyorlar galiba… Niye böyle düşündüğünü sorunca da gece karanlığında sadece balkonu parıldayan ışıl ışıl süslenmiş bir daireyi gösterdi. İşte o an çok sevindim, imrendim o günden beri her Ramazan ve bayramda evimi süslüyorum. Otele vardığımızda, başka otel yokmuş gibi uçaktaki tüm o soğuk nevaleler resepsiyonun önünde sıralanmışlardı. Mecburen sıranın sonuna eklendik, canım sıkılmıştı…
Fakat resepsiyondan birisi, genç bir delikanlı bizi çağırdı ve ayrıca işlemlerimizi hızla tamamladı. Bayramımızı tebrik ederken, siz sırada beklemeyin, zaten yeni evli olmalısınız dedi ve ekledi, ben de Müslümanım. Kız kardeşini teşhis etmişti başörtüsünden…
Hakikaten odadaki her şey evimizden lüks ve büyüktü! Sadece her gün tazeledikleri envai çeşit ikramlıkların meyve kısmı elma ve portakaldan ibaretti. Sordum, iş görüşeceğim aile tenbih etmişti, kıymetli, ithal meyveleri bize ikram etmelerini… Neyse sonra rica ettik de bize oranın meyvelerini servis ettiler de çeşitli tropik meyveler tattık.
KENDİ KÜÇÜK ETKİSİ BÜYÜK ADA SİNGAPUR
Singapur’a gelince insanın gördüğü tertip düzenin ve zenginliğin arkasında nasıl bir geçmiş olduğunu merak etmemesi zor. Tabii biraz araştırdım. Singapur’un tarihi elbette 1819’da başlamıyor. Ada Orta Çağ’dan itibaren Malay dünyasının ticaret ağlarının bir parçası. Ama modern Singapur’un dönüm noktası, Stamford Raffles ve William Farquhar’ın İngiliz Doğu Hindistan Şirketi adına buraya gelip bir ticaret merkezi kurduğu 1819 yılı.
Singapur’un en büyük avantajı konumu. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi arasındaki ana deniz yollarının üzerinde, Malakka Boğazı’nın güney ucuna yakın bulunuyor. Çin, Hindistan, Malay Takımadaları ve Batı arasındaki ticaretin kavşağında yer aldığı için bölgenin önemli ticaret merkezlerinden biri olmuş. İngilizler bu coğrafi avantajı serbest ticaret politikasıyla birleştirince liman hızla büyüyor. Çinliler, Hintliler, Malaylar, Araplar ve Avrupalılar buraya yerleşmeye başlıyor. Bugünkü çok kültürlü Singapur’un temelleri büyük ölçüde o yıllarda atılıyor.
Singapur’un yönetim anlayışını anlatmak için 2011’de yaşanan bir seçim hikayesinden bahsedeceğim. Bence burada yaşanarak ispat edilmiş şey kanunların üstünlüğü ve vatandaşların eşitliği; zaten Singapur kısıtlayıcı kanunları ve sert uygulamaları ile özgürlüklerin doyasıya yaşandığı bir demokrasi olmaktan uzaktır. Halk şöyle der, devletimiz diktatoryal davranır ama bizi öyle iyi tanır ki biz daha istemeden ne isteyeceğimizi bilir ve bizi memnun eder.
2011 yılında Singapur’da çok ilginç bir seçim yaşanmış. Ülkeyi 1959’dan beri yöneten Halkın Hareketi Partisi (PAP), her zamanki gibi seçimin favorisi. Ancak bu kez halkın önemli bir bölümü artan konut fiyatlarından, hayat pahalılığından ve göçmen politikalarından şikâyetçiydi. Muhalefetteki İşçi Partisi (Workers’ Party), Aljunied bölgesinde iktidarın güçlü adaylarının karşısına çıktı. İşin ilginç tarafı, Singapur’un kurucu lideri Lee Kuan Yew’in seçmenlere yaptığı uyarıydı. Muhalefeti seçerlerse beş yıl boyunca pişmanlık duyacaklarını söylemişti. Ama seçmenler bu uyarıya kulak asmadı. Muhalefet oyların yaklaşık yüzde 55’ini alarak aralarında Dışişleri Bakanı George Yeo’nun da bulunduğu iktidar ekibini yenilgiye uğrattı. Böylece muhalefet, Singapur tarihinde ilk kez Grup Temsil Seçim Bölgesi’ni (GRC) kazanmış oldu. İktidar ülke genelinde yine rahatlıkla kazandı ama oy oranı yüzde 60’a gerileyerek bağımsızlıktan sonraki en düşük seviyesini gördü. 2017’de ise Halime Yakub, cumhurbaşkanlığı adaylığı için gerekli şartları sağlayan tek isim olduğu için Singapur’un ilk kadın cumhurbaşkanı oldu.(**)
Bana kalırsa bu seçimler Singapur’un yönetim anlayışını anlamak bakımından önemlidir. Devletin başarısı tartışılmaz olabilir ama seçmenin devlete sonsuz bir itaat borcu yoktur. Halk kendisine sunulan refahı takdir ederken gerektiğinde yöneticilerine itiraz edebiliyor. Üstelik bunu sokakta değil, sandıkta yapıyor. Elbette buradan Singapur’un eksiksiz bir demokrasi olduğu sonucu çıkmaz. İktidarın medya, siyaset ve kamusal hayat üzerindeki etkisi, muhalefetin karşılaştığı yapısal güçlükler ve ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamalar hala tartışılıyor. Ancak Singapur deneyiminin düşündürücü tarafı şu: Güçlü devlet yalnızca emir veren değil, toplumun beklentilerini okuyabilen ve gerektiğinde politikalarını değiştirebilen devlettir.
Bugün 6 milyonun biraz üzerinde nüfusu olan ülkenin mal ticaretinin 1,4 trilyon Singapur dolarına yaklaşması belirttiğim gibi tesadüf değil. Üstelik limandan geçen yüklerin çok büyük bölümü Singapur’un kendi ihtiyacı için değil, başka ülkelere gidecek transit mallar. Fakat Singapur’un başarısı sadece iyi bir limana sahip olmasından kaynaklanmıyor, limanın çevresine lojistik, hukuk, sigorta, finansman, gemi işletmeciliği, emtia ticaretinden oluşan gelişmiş güncel teknolojiyi ile desteklenen bir ekosistem kurmuşlar. Konteyner burada boşaltılıyor ama geminin finansmanı, sigortası, döviz işlemleri, ticari sözleşmeleri ve şirketin bölgesel yönetimi de Singapur’dan yapılabiliyor.
1968’de oluşturulan Asian Dollar Market ile Amerika’da piyasalar kapanırken, Avrupa’da henüz açılmamışken Singapur küresel finansın zaman dilimleri arasındaki boşluğu dolduruyor. Bugün burada yönetilen varlıkların toplamının 6 trilyon Singapur dolarını aşması ve bunun çok büyük bölümünün başka ülkelere yatırılması, ülkenin kendi parasını yöneten bir merkezden çok daha fazlası olduğunu gösteriyor; Singapur bu açıdan günümüzün İsviçre’sidir. Küçük ve doğal kaynakları olmayan bir ada olmanın getirdiği dezavantajları aşarak eşsiz bir konum elde etmiş. Kısacası coğrafyayı kader olarak kabul etmek yerine iş modeline çevirmişler. Bizim KKTC’de de bunu yapabiliriz, bir ara yazacağım.
Singapur’a her gittiğimde tabii banka ziyaretleri yaparım. Her biri dahi olan meraklı ama beslenmek konusunda cahil büyük bankerlerin meraklı sorularını cevaplarım. Aslında bizde de Japonya’daki gibi ilkokulda çocuklara beslenmek öğretilmeli… Biliyorsunuz biz bunu Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı, Dengeli Beslenmek Programları ile milyonlarca öğrenciye, öğretmene ve ebeveyne ulaşarak gerçekleştiriyoruz.
Singapur’a gelip de finans merkezini ziyaret etmemek olmaz. Yıllardır yüksek kredi notlarına sahip United Overseas Bank ile çalışıyoruz. Kurucu ailenin üçüncü kuşağının iş başında olduğu bölgesel, halka açık bir aile bankasıdır. Bir vakitler her gidişimde gösterdikleri yakın ilginin sebebini sorduğumda, grubumuzun bankanın önemli kurumsal müşterileri arasında yer aldığını öğrenmiştim. Tabii bu ilişkiler bir günde kurulmuyor. Grubumuzun uluslararası faaliyetleri kapsamında bu bankayla uzun yıllar çalıştık, karşılıklı güveni zamanla geliştirdik. Bu ilişkinin ve güçlü likidite yönetiminin faydasını hem yurt dışındaki büyük satın almalarımızda hem de sendikasyon sürecinde gördük. İş büyütürken yalnızca fırsatı görmek yetmiyor; zamanı geldiğinde harekete geçebilecek finansal hazırlığınız ve itibarınız da olmalı. UOB’nin büyüme hikayesinde de bu anlayışın izlerini görmek mümkün.Finans merkezi ziyaretleri esastır.
Geçen ailenin ve bankanın kurucu babası Wee Cho Yaw’un biyografisini hediye ettiler. Kitap UOB’yi küçük bir aile bankasından Güneydoğu Asya’nın en büyük finans kuruluşlarından birine dönüştüren Wee Cho Yaw’ın hayatını anlatıyor. Babasının ticari şirketinde yetişen Wee, 1960’ta bankanın yönetimini üstlenmiş, dış ticaret finansmanına yönelmiş, rakip bankaları satın alarak büyümüş ve özellikle 1971’deki Chung Khiaw Bank ile 2001’deki Overseas Union Bank satın almaları sayesinde UOB’yi bölgesel bir güce dönüştürmüş. Başarısının temelinde ihtiyatla büyümek, yani gereksiz riskler almadan fırsatları değerlendirmek; güçlü nakit ve sermaye disipliniyle bankanın mali dayanıklılığını korumak; kişisel ilişkilere dayalı karar almak, yani müşterilerini ve iş ortaklarını yakından tanıyarak karşılıklı güvene dayalı uzun vadeli ilişkiler kurmak; fırsat çıktığında hızlı pazarlık edip karar vermek ve büyürken bankanın yönetiminde aile kontrolünü kaybetmemek anlayışı vardı. Kısacası Wee Cho Yaw, güven ilişkisini ticari avantaja, mali disiplini büyüme gücüne dönüştürmüş; hızlı karar alırken uzun vadeli düşünmeyi ihmal etmemişti.
Kitap sadece bankacılığı değil, Wee’nin Singapur’daki Çin toplumu içindeki liderliğini de ele alıyor. Nanyang Üniversitesi’nin dönüşümü, Çinli hemşehri derneklerinin modernleştirilmesi, eğitim ve yardım kuruluşlarına verdiği destek önemli yer tutuyor. Bu nedenle eser aslında yalnızca bir iş insanı biyografisi değil bir aile şirketinin kurumsallaşması, kuşak geçişi, satın almalarla büyümek ve toplumsal meşruiyet oluşturmak üzerine bir Singapur iş tarihi hüviyetinde Wee Cho Yaw, aile kontrolünü kaybetmeden profesyonelleşmeyi, kriz dönemlerinde savunmada kalırken fırsat çıktığında cesur satın alımlar yapmayı ve ticari başarıyı toplumsal liderlikle tamamlamayı başarmış. Her ziyaretimde patronun şahit olduğum bir huyunu da belirteyim. Görüştüğümüzde mutlaka ya belli bir coğrafyasındaki şubelerini ziyaretten gelmiş oluyor veya görüşemiyorsak da başka bir yerde goyada olduğunu öğreniyorum.
Benim goyama şehrin önemli merkezlerinde devam ediyoruz. Singapur’un kökleri de zaten şehrin sokaklarında karşınıza çıkıyor. Kampong Gelam’a gittiğimizde Haji Lane yani hacılar caddesi, Arab Street, Baghdad Street ve Muscat Street gibi isimler, rengarenk kafeler, grafitiler, kumaşçılar, parfümcüler ve çok sayıdaki Türk ve Arap yemekleri sunan restoranlar ilk bakışta turizm için sonradan kurulmuş bir Ortadoğu mahallesi izlenimi veriyor. Oysa bölgenin kimliği Singapur’un kuruluş yıllarına kadar uzanıyor. 1822’deki şehir planında burası Malay hükümdarının, Malay ve Budist topluluklarının ve Müslüman tüccarların yaşadığı bölge olarak belirlenmiş. Zamanla Cava’dan, Sumatra’dan, Sulawesi’den, Hindistan’dan ve özellikle Yemen’in Hadramut bölgesinden gelen Müslüman tüccarlar buraya yerleşmiş; kumaş, baharat, parfüm ve kitap ticareti gelişmiş.
Duvarlarda görülen Arap yelkenlileri ve Maskat’tan Singapur’a uzanan deniz yolları aslında bu geçmişi hatırlatıyor. Hint Okyanusu’nda ticaret sadece malları ulaştırmamış; insanlar, inançlar, diller, yemekler ve kültürler de aynı şekilde hareket etmiş. Haji Lane adı boşuna değil. 19. yüzyılın sonlarından 1970’lere kadar Malezya ve Endonezya’dan Mekke’ye gidecek hacılar burada toplanıyor, konaklıyor, alışveriş yapıyor ve gemilere buradan biniyormuş. Bölgenin merkezindeki Sultan Camii de bu tarihin en önemli simgelerinden. İlk cami 1820’lerde Sultan Hüseyin Şah tarafından yaptırılmış, bugün gördüğümüz altın kubbeli yapı ise 1920’lerde inşa edilmiş.
Gündüz Kampong Gelam’da bu kadar çok Türk restoranı görünce önce burada tarihsel bir Türk varlığı olup olmadığını merak ettim. Aslında yok. Burası hiçbir zaman bir Türk mahallesi olmamış. Malayların, Budistlerin, Cavalıların, Hintli Müslümanların ve Arapların oluşturduğu çok kültürlü bir ticaret bölgesiymiş. Bugünkü Türk restoranları bu tarihsel Müslüman ve Ortadoğu kimliğinin üzerine eklenen daha yeni bir katman.
Akşam biz de Anatolia adlı Türk restoranına oturduk. Humus, falafel, patlıcanlı mezeler, yaprak sarma, pide, kebap, kuzu ve köfte derken masada Türkiye’den Lübnan’a ve Suriye’ye uzanan bütün Doğu Akdeniz mutfağı buluştu. İşletmenin sahibinin Türk olduğunu öğrenince sohbet koyulaştı. Aslında bu yemek bile Kampong Gelam’ın tarihini anlatıyor gibiydi. İki yüz yıl önce farklı Müslüman ticaret topluluklarının aynı sokaklarda yan yana bulunmasının bugün gastronomik devamı… Yemekten sonra Sultan Camii’ne yürüdük. Bir tarafta camiden, teravih namazından çıkan Müslümanlar, önünde Çinli ve Batılı turistler, çevrede Türk, Arap ve Lübnan restoranları, Malay dükkanları, hatta birkaç sokak ötede Haji Lane’in çağdaş kafeleri…
Singapur’un dört resmî dilinin İngilizce, Mandarin Çincesi, Malayca ve Tamilce olması da bu yapıyla uyumlu. Chinatown, Little India ve Kampong Gelam yalnız turistleri cezbedecek otantik mahalleler değil. Ülkenin göç ve ticaret tarihinden bugüne yansıyanlar. Bana göre Singapur’un asıl başarısı yalnızca bu çeşitliliğe sahip olması değil, çeşitliliği yönetebilmesidir. Farklı toplulukları asimile etmekten ziyade hep beraber fakat bağımsız yaşamalarına izin veriyor; tarihi kimliği korurken geleceği de üzerine inşa ediyor.
Dünyanın en önemli ticaret ve finans merkezlerinden biri olan Singapur’da sabah dünya ticareti, finans araçları konuşuyor, öğleden sonra iki yüz yıl önce Malay ve Arap tüccarlarının yürüdüğü sokaklarda geziyor, akşam bir Türk restoranında kebap ve humus yiyip Sultan Camii’ne gidiyorsunuz. Aynı gün içinde Çin, Malay, Hint, Arap, Türk ve Batı kültürleri ile karşılaşıyor, hemhal oluyorsunuz. Hiçbiri tek başına değil ama hepsi birlikte Singapur’u oluşturuyor.
Singapur gezinizde orada insanların doğayı olduğu gibi bırakmakla yetinmemiş; bilakis planlamış, tasarlamış, mühendislikle yeniden kurmuş ve kamusal hayatın merkezine yerleştirmiş olduğunu görürsünüz.
Sonraki gün ilk durağımız Gardens by the Bay yani Körfez Bahçeleri. Burası klasik anlamda bir botanik bahçesi değil; geleceğin şehrinde doğa nasıl var olur, sorusuna bir cevap. Aslında hikâye çok daha eskiye dayanıyor. Singapur bağımsızlıktan sonra uzun yıllar kendisini Garden City yani Bahçe Şehir olarak tanımlamış. 2000’li yıllarda ise hedef büyümüş ve City in a Garden yani Bahçenin İçindeki Şehir anlayışına geçilmiş. Gardens by the Bay işte bu vizyonun sonucudur.
2006’da açılan uluslararası master plan yarışmasına 24’ten fazla ülkeden 170 firma katılmış. İnşaatı 2007’de başlayan Flower Dome ve Cloud Forest 2012’de halka açılmış. Amaç ağaç dikelim, insanlar gezsin projesi değil. Doğa, şehir markasının, turizmin ve kamusal yaşamın bir parçası olarak tasarlanmış.
Flower Dome bunun en etkileyici örneklerinden biri. Baobablar, kaktüsler, zeytin ağaçları, Japon bahçeleri ve mevsimsel sergiler dev bir cam kubbenin altında yaşıyor. Flower Dome’un hacmi 75 olimpik yüzme havuzuna eşdeğer; dış yüzeyi 3.332 cam panelden oluşuyor ve içeride sıcaklık yaklaşık 23–25 derecede tutuluyor.
Singapur’da hava her daim çok sıcak ve çok nemli. Flower Dome ise Akdeniz ve yarı kurak subtropikal iklimleri taklit ettiği için serin ve kuru olmak zorunda. Birkaç dakika içinde Singapur’dan çıkıp Kaliforniya, Akdeniz, Güney Afrika, Avustralya ve Latin Amerika bitkilerinin arasında oralara özgü iklim şartlarında geziyorsunuz.
Bunu mümkün kılan şey sadece botanik değil, güncel mühendisliktir. Özel camlar güneş ışığını geçirirken ısı girişini azaltıyor. Otomatik gölgelendirme sistemleri çalışıyor ve bütün kubbeyi aynı ölçüde soğutmak yerine ağırlıklı olarak insanların ve bitkilerin bulunduğu alt bölgeler iklimlendiriliyor. Bu sistemlerin geleneksel teknolojilere göre enerji kullanımını yaklaşık yüzde 30 azaltabildiği belirtiliyor.
Flower Dome’da beni en çok etkileyenlerden biri baobablardı. Afrika’nın bu olağanüstü ağacı şişkin gövdesi ve kökleri havaya dönmüş gibi görünen dalları nedeniyle upside down tree yani tepetaklak ağaç olarak da anılır. Gövdesinde büyük miktarda su depolayabiliyor ve kuraklığa dayanıyor. Bu yüzden Tree of Life yani Hayat Ağacı da deniyor.
Sonra kaktüslerde yaprak yerine diken, su kaybını azaltan yüzeyler, içinde su depolayan gövdeler. Biz doğaya baktığımızda çoğu zaman estetik görüyoruz. Oysa doğadaki biçimler aynı zamanda bir sorunu da gideriyor. Bu gözle bakınca botanik bahçesi aynı zamanda bir inovasyon merkezi olmuş sanki.
Bir başka bölümde zeytin ağacıyla karşılaşıyoruz. Bizim coğrafyamızda çok sıradan ama Singapur’da dev bir cam kubbenin altında görünce binlerce yıllık hikayesini yeniden düşünüyorsunuz. Zeytinyağı yalnızca yemek için değil; aydınlatmada, dinsel ritüellerde ve hükümdarların kutsanmasında da kullanılmış. Bugün market rafında sıradan gördüğümüz bir ürünün arkasında bazen üç ila dört bin yıllık bir kültürel yolculuk var.
Bizim ziyaretimiz sırasında Flower Dome’un en canlı bölümlerinden biri Sakura 2026 sergisiydi. Gardens by the Bay bu etkinliği yıllardır düzenliyor ve her yıl Japonya’nın başka bir bölgesini öne çıkarıyor. 2026’daki 11. Edisyon, Japonya’nın Ishikawa ilini konu almış.Eski Japon sokakları, geleneksel yapılar, samuray ve geyşa kültürü kiraz çiçekleriyle birlikte sunulmuş. Sergi, Singapur ile Japonya arasındaki diplomatik ilişkilerin 60. yılına da denk getirilmiş ve yaklaşık 40 farklı kiraz çiçeği çeşidi kullanılmış.
Gardens by the Bay’de su dahi tasarımın bir parçası olmuş. Göller yağmur ve yüzey sularını topluyor, bitkiler yardımıyla doğal biçimde filtreliyor ve sulamada yeniden kullanılabiliyor. Aynı sistem balıklar ve yusufçuklar için yaşam alanı yaratıyor. Projenin ulaştığı ölçeği ve başarıyı 2024’te Gardens by the Bay ağırladığı yaklaşık 14,5 milyon ziyaretçi ile ispatlıyor.
Flower Dome’dan sonra Cloud Forest’a geçiyoruz ve birkaç metre içinde bambaşka bir dünyaya giriyoruz. Kapıdan girer girmez yüzünüze serin ve nemli hava çarpıyor. Ardından 35 metre yüksekliğinde yapay bir dağ ve üzerinden aşağı dökülen dev şelale beliriyor. Burada taklit edilen şey Singapur’un tropik iklimi değil, yüksek rakımlarda oluşan cloud forest yani bulut ormanı ekosistemi. Dağın yüzeyi eğrelti otları, orkideler, yosunlar, begonyalar ve daha birçok yükseklerde yetişen bitkilerle kaplı. Cloud Forest’ta 72 binden fazla bitki bulunuyor.
İçeride sikaslar ve Wollemi çamları gibi dünya tarihinin eski bitki soylarıyla da karşılaşıyoruz. Sikas dinozorların yaşadığı Mezozoik Çağ’da dünyada son derece yaygın olan ilk bakışta palmiyeye benzeyen bitkilerdir. Böylece botanik bahçesi sanki doğa tarihi müzesine dönüşüyor.
Cloud Forest bugün aynı zamanda Jurassic World: The Experience etkinliğine ev sahipliği yapıyor. Brachiosaurus, Velociraptor ve Tyrannosaurus rex türlerini temsil eden gerçek boyutlarına yakın animatronik dinazorlar bitkilerin arasına yerleştirilmiş. Çocuklardan dinozor seslerini taklit etmeleri isteniyor. Dinozorların gerçekten nasıl ses çıkardığını bilmiyoruz ama burada amaç zaten paleontoloji dersi vermek değil, merak uyandırmak, eğlendirmek.
Dağın çevresine yayılan sis de yalnızca gösteri değil. Bulut ormanı bitkilerinin ihtiyaç duyduğu mikro iklimi sağlıyor; sıcaklık ve nem sürekli kontrol altında. Yani gördüğünüz, aslında arka planda çalışan karmaşık bir mühendislik sisteminin ürünü. Asansörle yukarı çıkıp Cloud Walk ve Treetop Walk üzerinden aşağı doğru yürürken bitkilere bu kez yerden değil, ağaç tepeleri hizasından bakıyorsunuz. 2021’de eklenen Orchid Haven’da aynı anda 1.000’den fazla orkide sergilenebiliyor ve sergiler sürekli değişiyor.
Bir noktada dışarı baktığınızda karşınıza Marina Bay Sands çıkıyor. Üç kulenin üzerine konmuş dev bir gemiyi andıran o meşhur yapı. Singapur doğayla teknolojiyi karşı karşıya koymamış. İkisini aynı şehir hikayesinin parçası yapmış. Singapur Finans merkezi olmanın yanında şehircilik, turizm, müzecilik, botanik ve teknolojiyi tek bir kavramda birleştiriyor, çekiciliğini artırmak istiyor. Son moda pazarlama konsepti, deneyim tasarımı kullanılmış. Gidin, deneyimleyin; memnun kalacaksınız.












