Betül Deniz Aylık Baran Dergisi'nde yazdı: Yani kusursuzluk, tek bir vücut tipine hapsedilmişti. O çağdan bu yana taşınan şey bir estetik anlayış değil de, bir yanılsamaydı. Yunan heykellerinin taşlaşmış oranı, yüzyıllar geçse de kadınların omuzlarında görünmez bir ağırlık olarak varlığını sürdürecekti belli ki.
Betül Deniz Aylık Baran Dergisi'nde yazdı: Yani kusursuzluk, tek bir vücut tipine hapsedilmişti. O çağdan bu yana taşınan şey bir estetik anlayış değil de, bir yanılsamaydı. Yunan heykellerinin taşlaşmış oranı, yüzyıllar geçse de kadınların omuzlarında görünmez bir ağırlık olarak varlığını sürdürecekti belli ki.
Her sabah aynı yerde oturur, değişmeyen bir gökyüzünü seyrederdi. Pencerenin kenarına ilişti bu kez de. Gün ağır ağır doğuyordu; gökyüzü, sanki yorgun bir akciğer gibi soluk alıp veriyor, her nefesinde biraz daha soluyordu. Sokaktan yükselen nemli hava duvarlarda gezinirken, perdelerin beyazlığı dışarıdaki karmaşayı susturmak istercesine titriyordu. Odanın içinde eski bir sessizlik asılıydı ne tam huzur ne tam hüzün. Aşağıda, paslı bir kamyonetin egzozundan çıkan koyu duman, sabahın serinliğini ağırlaştırıyordu. Gökyüzü donuktu, ne maviye yöneliyor ne griye razı oluyordu. Şehir, uykusundan uyanmak istemeyen bir hasta gibiydi. Uzakta bir martı sesi yankılandı, sonra yeniden kesildi. Sanki hayat bile nefesini tutmuştu.
Kadın, ayaklarına kadar dökülen sabahlığını düzeltip pencereye yaslandı. Masanın üstünde bir dergi açık kalmıştı. Sayfanın ortasında iri harflerle yazılı manşete gözleri takıldı: “Perfect Symmetry.” Altında bir modelin fotoğrafı vardı. Yanak çizgisiyle burnu arasında, neredeyse cetvelle çizilmiş bir oran. Gözlerinin altına kadar uzanan pürüzsüz bir ten... Reklamın kenarında küçük bir not: “Altın Oran ölçülerine uygun yüz hatları.” Kadın sayfaya uzun uzun baktı. Göz ucuyla kendi yansımasını camda seçti; dışarıdaki ışıkla birleşince yüzü silikleşmiş, bir gölgeye dönmüştü, ya da öyle olduğuna inandı. Ne kadar tanıdık bir ifade bu diye içinden geçirdi, her yerde, her seste aynı yankı… “Düzgün ol, uyumlu ol, güzel ol.” Bu çağrının kime ait olduğunu artık kimse sorgulamıyordu, kendisi de unutmuştu. Çünkü herkes ona uymakla meşguldü.
Hem neydi bu ısrarla telkin edilen altın oran? Tabiatta belli bir ahenk vardı elbette. Kabukların kıvrımında, çiçeklerinin dizilişinde, galaksilerin spiralinde bir düzen görülüyordu. Bu oran, kâinatın içindeki matematiksel bir dengeye işaret ediyordu belki de. Ama insan yüzü, bir çiçeğin yaprağı ya da bir deniz kabuğu gibi tasarlanmamıştı. Tabiatta var olan uyumun insana uyarlanması, kadının yüzünü, bedenini o orana uydurmak için yeniden biçimlendirmek anlamına geliyordu. Bir kadının yüzü bir kalıba sığacak kadar çirkin olamazdı.
Kadın tekrar düşündü: Tabiattaki dengeye hayran olmak başka, onu kendi varlığına dayatmak bambaşka bir şeydi. Çünkü tabiatta hiçbir canlı, oranına uymadığı için kusurlu sayılmıyordu. Ne bir çiçek eksik açtığı için yargılanırdı ne de bir ağaç eğri büyüdüğü için. Kimse kaplanın kuyruğuna, atın ayaklarına takılmıyordu. Ki onları böylesine güzel kılan da buydu. Fakat insan, özellikle kadın, tabiatın dengesine “benzemediği” gerekçesiyle eksik ilan ediliyordu. Yani altın oran bir simgeye dönüşmüştü. Matematiksel bir sayıdan çok, uyum bahanesiyle kurulan bir baskı aracına. “Uyumlu ol” diyorlardı, ama o uyumun ölçüsü hep başkalarının elindeydi. Kadının yüzü bir hesap defterine çevrilmişti. Gözle kulak arasındaki uzaklık, dudak çizgisi, çene hattı... Hepsi bir formülün içine yerleştirilmek isteniyordu. Bu formüle uymayanlar ise bu dünyaya ait değillerdi.
Kalktı, aynanın önüne geçti. Çerçevenin soğuğu avuçlarına geçti, parmak uçları camda gezindi. Aynadaki yüzü inceledi yavaş yavaş. Kaşlarının arasındaki çizgi, burnunun ucu, dudaklarının eğimi… Her biri sanki birisinin ölçtüğü, biçtiği bir şablona mı aitti? Bir süre önce bir dergide görmüştü; yüz hatları belli bir sayıya göre oranlandığında “ideal güzellik” oluşuyordu. O sayıya “fi” diyorlardı, altın oran. Yunan heykellerinden moda kataloglarına kadar her şeyin üzerine yapıştırılmıştı bu oran. Güzellik artık sanatçının sezgisiyle değil, dayatılan normlarla yahut çıkarlara göre hazırlanmış hesaplarla belirleniyordu.
Kadın aynadaki yüzü biraz daha inceledi. Burnuyla çenesi arasındaki mesafe fazla mıydı? Gözlerinin simetrisi yeterince düzgün müydü? Kim karar veriyordu buna? Her sorunun ardından gelen sessizlik, içini sıkıştırdı. Güzelliğin ölçüye bağlanması, insanda bir kusur arama hastalığına dönüşmüştü.
Sonra çizgilerini fark etti. Kaşının kenarındaki ince kıvrım, bir zamanlar soluksuzca çalıştığı güzel hasletlerin iziydi. Alnındaki izler “yaşanmaya değer hayat”ı aradığı zamanlardan kalma düşünce parçalarından akanlardı. Sonra, dudak çevresindeki çizgiler bir cümlenin yarım kalmış haliydi belki de. Her biri bir hatıraydı, bir karakter izi. Ekranlar ise hepsini yok etmesi için onu zorluyordu. İnsana ait olan o hatırayı öldürüyordu. Çizgiler kapatıldıkça yüzü değil de hayatını örtecekti sanki. Yani zamanı saklaması gerekiyordu.
Düşündükçe içi daraldı. Bunları daha yeni aldığı boyalarla kapatamazdı. Kapatırsa yahut kapatmaya çalışırsa güzelliğin ölçüye bağlanması, bir kusur bulma telaşına dönüşecekti. Halbuki sayılarla yahut boyalarla tanımlanmış bir yüzde hiçbir emare göremezdi. Hiçbir hayat belirtisi, hiçbir duygu. Bu şekilde ölçülüp eksilmek istemedi.
Reklamlar da böyle değil miydi? Hep aynı ses, aynı tını, aynı slogan… “Çünkü sen buna değersin.” Ne kadar yumuşak, ne kadar inandırıcı bir ses. Ama neye göre bir değer bu? Kimin terazisinde ölçülüyor insanın kıymeti? O cümle yıllardır her yerdeydi; parfüm şişesinin kapağında, ruj kutularının kenarında, sokak panolarında, televizyon ekranlarında. Her biri aynı sözü tekrar ediyor: Değer. Halbuki değer, doğruya nisbet edildiğinde değerdir. Bir alışveriş etiketine bağlı olamazdı. Demek alınıp satılan bu “değer”i hak etmek için önce kusurlu sayılmak gerekiyordu. Kusur olmadan pazar kurulmazdı. Belki de bütün bu ışıltılı sözler, önce bir eksiklik icat edip sonra onu satmak için söyleniyordu. Ses hâlâ kulağındaydı: “Çünkü sen buna değersin.” Kendi kendine mırıldandı, belli belirsiz: “Ama önce değersiz olduğuna inanmalısın.”
Derginin kapağını kapatırken çocukluğunda okul kitabının sayfalarında gördüğü o mermer heykelleri görür gibi oldu… Afrodit’in bedeni hep aynı biçimde anlatılırdı: ince bel, geniş kalça, orantılı yüz. “İdeal güzellik ölçüsü” olarak lanse edilirdi. Bu “ideal”, bir dönemin inancını yansıtıyordu. Antik Yunan heykeltıraşları, insanı tanrısallaştırırken tanrıları da insana indiriyordu. Bu biçim anlayışı, özellikle M.Ö. 5. yüzyıldan sonra Polykleitos’un “Kanon” adını verdiği ölçü sistemiyle yerleşmişti. Polykleitos’a göre güzellik, bedenin bölümleri arasındaki orantının kusursuzluğunda gizlenmişti. Başın, gövdenin, uzuvların belirli bir ölçüye göre oranlanması hem bedeni hem düzeni kutsal bir bütünlük hâline getiriyordu.
Yani kusursuzluk, tek bir vücut tipine hapsedilmişti. O çağdan bu yana taşınan şey bir estetik anlayış değil de, bir yanılsamaydı. Yunan heykellerinin taşlaşmış oranı, yüzyıllar geçse de kadınların omuzlarında görünmez bir ağırlık olarak varlığını sürdürecekti belli ki.
Afrodit’in ışığında süregelen bu gölge oyunu Avustralya’da çekilmiş bir belgeselde nasıl da kendini rezil ediyordu. Güzellik üzerine konuşuyorlardı. Farklı iklimler, farklı yüzler, farklı diller... ama aynı ölçüler. Kameralar, Aborjin kadınlarının yüzlerinde gezinirken anlatıcının sesi duyulmuştu: “Modern estetik algısına göre orantısız.” Halbuki Aborjin topluluklarında yüzyıllar boyunca güzellik, yaşla, bilgelikle, doğayla uyum içinde anılırdı. Derideki izler, güneşin bıraktığı tonlar, hayatın işareti sayılırdı. Batı’dan taşınan yeni ölçü ise, bu yüzleri “hatalı” sayıyor, doğallığı bir biçim bozukluğu gibi gösteriyordu.
Güzellik artık coğrafyayı aşan bir ortak lisan gibi sunuluyordu; fakat bu lisanın kelimeleri Batı’da yazılmıştı. Bir derinin rengi, bir burnun eğimi, bir kalçanın oranı… Her biri “evrensel” adı altında Batı estetiğinin aynasına göre şekilleniyordu. Kültürel farklılıklar törpüleniyor, tek tip bir beğeni düzeni kuruluyordu.
Kadın, Avustralya güneşi altında bronzlaşmış o kadınların yüzlerinde kendi kaderini gördü: hep birilerinin ölçtüğü, biçtiği, adlandırdığı bir kalıba sığmaya zorlanan insanın kaderini. Başkalarının aynasında kaybolan insanın kaderini.
Kendi ten renklerine göre İsa’yı biçimlendiren de bunlar değil miydi diye sordu kendisine kadın. Tıpkı güzelliği kendi ölçülerine göre biçimlendirdikleri gibi. Kutsallık da bir ırkın yüzüne verilmişti. Bir siyahî Tanrı düşüncesi kimsenin zihninde yer bulmazdı. Bir çingene, bir Asyalı, bir Arap, her biri dışarıda bırakılmıştı. Kutsal olan da güzel olan da hep aynı biçimde tasvir ediliyordu. Ölçülü, pürüzsüz, kusursuz. Bu kompleks de aynı gotik kiliselerin taşları gibi tanrıya öykünme iddialarından başka bir şey değildi.
Kadın kendisini dinledikçe açılıyor, ruhunu boydan boya kaplayan bu rahatsızlığı bir sayha halinde dışarı atmanın yolunu arıyordu. Bu her gün baktığı ayna bunun hesabını verecekti bugün. Her gün bir miktar güzellik dilendiği bu ayna, Hollywood’daki stüdyolarda, Londra’nın cam kulelerinde her gün yeni gölgeler üretildiğini itiraf edecekti ona. Güzellik fabrikaları gibi işleyen devasa merkezleri teker teker anlatacaktı ona.
***
Çatlayan aynanın çıt sesini duymuştu. Kendini dışarı zor attı kadın. Yüzyıllar boyunca biçimlendirilmiş tanrılar, heykeller, kahramanlar, Batı’nın kendi yüzünü kutsal ölçü sayan kalıpları… Hepsinden uzaklaşmıştı şimdi. Güzelliğin bir kalıba, bir oran cetveline, bir ten rengine sıkıştırıldığı o uzun geleneğin dışına attı kendisini.
Hafif bir yağmur çiseliyor ve yürüyüşünün ahengine dudaklarından dökülen dizeler eşlik ediyordu:
“Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam,
Geçip de aynaya, soran olmaz mı?”
Aylık Baran Dergisi 45. Sayı, Kasım 2025