• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Hem dünya hem de ahiret felaketi: Faiz, Hangi Yarayı İyileştirdi?

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Hem dünya hem de ahiret felaketi: Faiz, Hangi Yarayı İyileştirdi?

Doğru Haber yazarı Özkan Yaman, “Faiz, Hangi Yarayı İyileştirdi?” başlıklı yazısında yüksek faiz politikasının enflasyonla mücadeledeki etkisini sorgularken, faiz merkezli ekonomik yaklaşımın üretim, yatırım ve toplumsal refah üzerindeki sonuçlarına dikkat çekti. Yaman, yüksek faizin döviz ve enflasyonu düşürmek yerine ekonomiyi finansallaştırdığını savunarak, “Yüksek faizle denediniz ve enflasyon düşmedi” ifadeleriyle mevcut politikanın sorgulanması çağrısında bulundu.

Doğru Haber yazarı Özkan Yaman, “Faiz, Hangi Yarayı İyileştirdi?” başlıklı yazısında yüksek faiz politikasının enflasyonla mücadeledeki etkisini sorgularken, faiz merkezli ekonomik yaklaşımın üretim, yatırım ve toplumsal refah üzerindeki sonuçlarına dikkat çekti. Yaman, yüksek faizin döviz ve enflasyonu düşürmek yerine ekonomiyi finansallaştırdığını savunarak, “Yüksek faizle denediniz ve enflasyon düşmedi” ifadeleriyle mevcut politikanın sorgulanması çağrısında bulundu.

Küreselcilerin, ikonik, baronik, Kârunsu tefecileri, çoğu merkez bankacısını ve iktisatçıyı, faizi asla tasvip edilmeyecek bir yanlış tercih değil, yüksek enflasyonu dizginlemek için başvurulan zorunlu bir araç görecek şekilde eğittiler. Enflasyon düşmeden faizi düşürmenin, tasarrufları daha da eritip krizi derinleştireceğine inandırdılar. Tabi kendi devletlerinde enflasyon ne olursa olsun, faizi asla yüzde 1-2 bandının üstüne çıkarmadılar.

Yüksek faiz politikası, çoğu zaman "sıcak para" çekmek için tasarlanır: Yabancı yatırımcı, yüksek getiri karşılığında ülkeye kısa vadeli sermaye sokar. Ama bu sermaye üretime değil, tahvile ve mevduata akar. Ekonomi, dışarıdan gelen bu sıcak para akışına bağımlı hâle gelir; akış kesildiğinde kur şoku, kur şoku enflasyon, enflasyon ise daha yüksek faiz talebi doğurur. Bu döngü, iktisatçıların "faiz-kur-enflasyon sarmalı" dediği kısır bir çemberdir ve bu çemberin en büyük kazananı, üretim yapan değil, sermayesini oradan oraya taşıyan küresel fonlardır.


 

Ya hu bir ülke düşünün. Toprağı bereketli, insanı her alanda yetenekli, zeki, üretken, çalışkan bir potansiyele sahip. Ama o ülkede en akıllı yatırım tavsiyesi şu: "Paranı bankaya yatır, kendi kendine çoğalsın." Üretmeyeceksin, risk almayacaksın, bir fabrika kurmayacaksın, bir tarlaya fidan dikmeyeceksin. Sadece bekleyeceksin. Para, sahibi uyurken büyüyecek.

Bu bir masal değil. Bu, yüksek faizle yönetilen bir ekonominin gündelik gerçeğidir. Ve bu gerçek, iktisat kürsülerinde "makul bir para politikası aracı" diye anlatılırken, sokaktaki adamın vicdanında "emeksiz kazanç" olarak çınlar. İkisi de haklı bir yerden bakıyor; ama biri rakamlara, diğeri ruha bakıyor.

Türkiye'de yıllardır mevduat faizleri, yatırımın ortalama getirisinin üzerinde seyretti. Bir girişimcinin bir imalat tesisine yatırım yaparak elde edebileceği reel getiri, çoğu dönemde bankaya yatırılan paranın reel getirisinin gerisinde kaldı. "Finansallaşma" denen bu çöküşte sermaye, üretim yerine para-üzerinden-para talebine kayar.

Yani reel faizin yükseldiği dönemlerde özel sektör sabit sermaye yatırımları yavaşlar, buna karşılık banka kasaları büyür. Bu bir tesadüf değil çünkü insan, güvenli ve garantili getiriyi, riskli ve emek isteyen getiriye tercih eder. Ama kim bunu teşvik eden bir faiz sistemini zaruret olarak görürse, o ülke kendi eliyle üretim iradesini söndürüyor demektir.

Osmanlı'nın 19. yüzyıl sonundaki borç sarmalı da böyle büyümüştü: Düyûn-u Umumiye İdaresi, imparatorluğun mali egemenliğini fiilen yabancı alacaklıların denetimine devretmişti. Devlet üretmiyor, borçlanıyor; borçlanıyor, faiz ödüyor; faiz ödemek için daha çok borçlanıyordu. Bu kısır döngü, siyasi bağımsızlığın da erimesine zemin hazırladı.

Yakın tarihteki: 2008 küresel finans krizinin sebebi de, ekonominin reel sektörden finansal sektöre kayması idi. Tamam bu “kat kat artırılmış faiz” belası, gayrimüslim birçok ülkede de görülen evrensel bir hastalıktır ama bir Müslüman toplumun, kendi değerler sistemine aykırı bir modeli bu kadar rahat içselleştirmesi, ayrı bir ironi taşır.


 

Merhum Muhammed Bakır es-Sadr, faizli sistemin sermayeyi, üretim riskini üstlenmeyen ama üretimin getirisine ortak olan bir sınıfın elinde tuttuğunu vurgular. Ona göre asıl adalet, sermaye sahibinin de riske ortak olmasıdır kâr da zarar da paylaşılmalıdır. Faiz ise, riski tamamen girişimciye, garantiyi tamamen sermayedara yükler. Bu hem ahlaki hem iktisadi bir çarpıklıktır.

Pakistanlı iktisatçı Ömer Çapra da benzer bir noktaya parmak basar: “faizsiz bir sistemde sermaye, ancak reel bir üretim faaliyetine ortak olarak getiri sağlar; bu da doğal olarak sermayeyi üretime yönlendirir. Faizli sistemde ise sermaye, üretimden tamamen bağımsız, kendi başına kiralanabilir bir metaya dönüşür”.

İşte tam bu noktada, mesela dindeki zaaflarıyla göreceli yorumlara sığınan bir köylünün bile neden tarlaya tohum değil, bankadaki hesabına para yatırdığının acı cevabı ortaya çıkar.

Birilerinin alay etmeyi sürdürdüğü “nas” vurgulu siyasi çıkışlar bir yana faiz düzenini “Allah’a ve Resulü’ne savaş açmak” şeklinde niteleyen ayetlerin dahi ürkütmediği yüksek faiz politikasının; adeta tek çözüm olarak dayatıldığı bir yerde asgari ücret, emekli maaşı, üniversite mezunu işsizler ordusu, KPSS sınavına giren milyonlar, 2+1 eve 45 bin lira isteyen ev sahipleri diye devam eden yığınla mesele neden hiç küçülmez deyip durursunuz.


 

Ahiret inancı olmasa sosyal patlamaların zincirleme devam edeceğine şüphesi olanların hâlâ yüksek faizin dövizi ve enflasyonu düşüreceğine dair tereddütlerinin olmaması da ayrı bir handikap.

Amacımız felaket tellallığı yapmak değil. Manzaranın vehameti ortada. Bir toplum kendi kaynaklarını üretime değil, faize yatırdığında, sadece parasını değil, geleceğini de rehin bırakıyor demektir.

Çözüm kolay bir slogan değildir; kâr-zarar ortaklığına dayalı finans modellerinin güçlendirilmesi, üretken yatırımın vergi ve teşvik politikalarıyla cazip hâle getirilmesi, enflasyonun kök nedenleriyle (arz kısıtları, kur geçişkenliği, mali disiplin) mücadele edilmesi gibi çok boyutlu bir dönüşüm gerektirir.

Yüksek faiz bir şeylere çözseydi bunca süreden sonra elde somut başarı rakamları olurdu. Ne oldu şimdi? Elde var sıfır. Bakın tam da pozitivizmin istediği gibi rasyonel bir netice var elinizde. Yani yüksek faizle denediniz ve enflasyon düşmedi.

Ee bırakın o zaman şu yöntemi..

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

hasan

hep bu cehape zihniyeti.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23