Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, yalnızca iki şehrin değil, bütün Türkiye’nin kalbinde derin bir yara açtı. Genç yaşta iki saldırganın bir eğitim yuvasını hedef alarak gerçekleştirdiği bu menfur eylem, Türkiye’nin ortak vicdanında silinmesi güç bir iz bırakmıştır. Bu hadise, münferit bir şiddet vakasının ötesinde; sosyolojik, psikolojik ve kültürel boyutlarıyla ele alınması gereken çok katmanlı bir toplumsal uyarıdır.
Acının Ortasında Sorumluluğun Bilinci
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sadece bir güvenlik meselesi değildir. Aynı zamanda anlam arayışı zayıflamış, aidiyet duygusu sarsılmış, iç dünyası ihmal edilmiş bireylerin derin ve çoğu zaman fark edilmeyen kırılmalarının bir yansımasıdır. Modern dünyanın hızına yetişmeye çalışırken insanın kalbini, ruhunu ve karakterini ihmal ettiğimizde ortaya çıkan boşluk, zamanla bu tür trajedilere zemin hazırlayabilmektedir.
Bu sebeple meseleyi yalnızca fail üzerinden okumak, bizi eksik bir sonuca götürür. Asıl mesele; aileden okula, mahalleden medyaya, kamudan sivil topluma kadar uzanan bütüncül bir sorumluluk alanıdır. Ebeveyn olarak, çocuklarımızın sadece akademik başarısıyla değil, iç dünyasıyla da ilgilenmek zorundayız. Öğretmen olarak, bilgiyi aktarmanın ötesinde bir gönül bağı kurmak da bir zorunluluktur. Toplum olarak ise, gençlerimizi yalnızlaştıran, değersizleştiren ve kimliksizleştiren her türlü zemini sorgulamak durumundayız.
Evet, acımız büyüktür. Ancak bu acının bize yüklediği sorumluluk çok daha büyüktür. Çünkü her kayıp, sadece bir hayatın değil, bir geleceğin, bir umudun eksilmesidir.
Bu vesileyle saldırıda hayatını kaybeden evlatlarımızı ve kendisini öğrencileri için siper eden Ayla öğretmeni rahmet, minnet ve derin bir hürmetle yâd ediyoruz. Başta aileleri olmak üzere, Kahramanmaraş’a, Şanlıurfa’ya ve bütün Türkiye’ye başsağlığı diliyoruz. Bu acı, aynı zamanda dünyanın farklı coğrafyalarında, özellikle Gazze’de yaşanan acıları daha derinden hissedebilmemiz için bir empati vesilesi olmalıdır.
Ortada sadece görünen değil, aynı zamanda derin bir psikolojik ve manevi enkaz vardır. Bu ağır tahribatın telafisi ise ancak ortak bir seferberlik ve kuşatıcı bir merhamet diliyle mümkündür.
Merhametin İnşası: Sevgiyle Başlayan Eğitim
Doğan Cüceloğlu’nun şu sözleri, bugün her zamankinden daha anlamlıdır:
“Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen; sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar.”
Bu söz, sadece bir pedagojik öneri değil; aynı zamanda medeniyetimizin öğretisidir. Çünkü merhamet, insanı insan yapan en temel haslettir. Merhametin olmadığı yerde bilgi, güç ve başarı anlamını kaybeder, hatta kontrolsüz bir güce dönüşebilir.
Hz. Peygamber (sas), çocuk eğitiminde ilk öğretilecek şeyin sevgi olduğunu bildirmiştir. Sevildiğini hisseden bir çocuk, başkasına zarar vermeyi değil, onu anlamayı öğrenir. Bu yüzden mesele, yalnızca “sevgi” değil; bilinçli, yön veren ve sorumluluk taşıyan bir sevgidir.
Bugün çocuklarımızı geleceğe hazırlarken, onları sadece bilgiyle donatmak yetmez. Onlara kalp terbiyesi vermek, vicdanlarını beslemek ve merhameti öğretmek zorundayız. Zira yarınlarımız, bugünün çocuklarının karakteriyle şekillenecektir.
Anadolu İrfanı ve Uyanış Çağrısı
“Anadolu kültürünün özündeki irfan”dan yeniden istifade etmeye toplum olarak daha güçlü ve bilinçli bir şekilde yönelmeliyiz. Yûnus Emre’nin dilinde ifadesini bulan bu irfan, yalnızca bir şiir dili değil; aynı zamanda bir karakter inşasıdır. Nitekim bu geleneği önemseyen merhum Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nun da işaret ettiği üzere, insan yetiştirmenin özü kalbe dokunabilmektir.
Bu toprakların mayasında; merhamet, hikmet ve denge vardır. Asırlardır süregelen bu medeniyet birikimi, sadece geçmişin hatırası değil; bugünün ve yarının en güçlü imkânıdır. Bugün yeniden o kaynağa yönelmek, toplumsal bir ihtiyaçtır. Çünkü karakter eğitimi, sadece okul sıralarında değil; kültürün, inancın ve hayatın bütününde şekillenir.
Bu irfanın günümüzdeki mümtaz alimlerinden Şeyh Muhammed Muta’ Haznevi’nin çağrısı ise bu hakikati daha da somutlaştırmaktadır:
“Değerli Müslümanlar! Uyanık olma mecburiyetindeyiz. İslam düşmanlarının planlarına karşı son derece dikkatli olmalıyız. Bizi dinimiz hakkında şüpheye düşürmelerine; bizi, oğullarımızı ve kızlarımızı bu büyük dinden uzaklaştırmalarına müsade etmemeliyiz. Onlar çeşitli ifsat yollarıyla bizi Rabbimiz’e ibadetten uzaklaştırmak istemektedirler. Bunların en tehlikelisi ve en meşgul edicisi, oğullarımızı ve kızlarımızı bizden alan sosyal medyadır. Onları kendilerine fayda sağlayacak işlerde kullanmak yerine, onunla meşgul olup dinî, sosyal ve hayatî öneme sahip sorumluluklarını ihmal etmektedirler. Böylelikle gençliklerinin en verimli dönemini ve en değerli vakitlerini faydasız ve önemsiz şeylerde harcamaktadırlar. Allah Teala bize de onlara da selametler lûtfeylesin.”
Bugün bize düşen, evlatlarımızı yeniden fark etmektir.
Onların kalbine eğilmek, sesini gerçekten duymak, yükünü paylaşmaktır.
Daha bilinçli sevmek, sevgimizi daha açık ve içten hissettirmektir.
Onları eğitebilmek için önce kendimizi eğitmektir.
Öğretmenlerin pîri Hz. Mus’ab’dan önce bizim istifade etmemizdir.
Âlemlere rahmet olan sevgili Peygamberimiz’in (sas) sevgisini önce bizim iliklerimize kadar hissetmemizdir…
Bütün çocuklarımıza saygıyla, bütün öğretmenlerimize sevgiyle…