SDG’nin Şam yönetimiyle ateşkes sürecini çıkmaza sokma çabaları Suriye’de gerilimi tırmandırırken DEM Parti çevresinden sokaklara çıkma ve seferberlik çağrıları yapılıyor. Yine, ‘Kobane’ ambalajıyla yapılan çağrılar 6–8 Ekim 2014 yılında yaşanan vahşi katliam sürecini hatırlattı.
SDG’nin Şam yönetimiyle ateşkes sürecini çıkmaza sokma çabaları Suriye’de gerilimi tırmandırırken DEM Parti çevresinden sokaklara çıkma ve seferberlik çağrıları yapılıyor. Yine, ‘Kobane’ ambalajıyla yapılan çağrılar 6–8 Ekim 2014 yılında yaşanan vahşi katliam sürecini hatırlattı.
Suriye’nin kuzeyinde SDG ile Şam yönetimi arasında yeniden tırmanan gerilim yalnızca sahayı değil, bölge ülkelerini de doğrudan etkilemeye başladı. Ateşkes ve entegrasyon anlaşmasının fiilen çökmesiyle birlikte çatışmalar şiddetlenirken, yaşanan gelişmeler Türkiye’de 2014’teki 6–8 Ekim olaylarını hatırlatan sokak çağrılarını ve güvenlik endişelerini yeniden gündeme taşıdı. Hem sahadaki askeri sıkışmışlık hem de eş zamanlı yürütülen propaganda faaliyetleri, krizin yalnızca Suriye sınırlarıyla sınırlı kalmayacağına işaret ediyor.
18 Ocak’ta Suriye yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında Ateşkes ve Entegrasyon Anlaşması’nın ilan edilmesine rağmen, ardından yapılan görüşmelerde uzlaşı sağlanamadı.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile YPG/SDG lideri Mazlum Abdi arasında, 19 Ocak’ta Ateşkes ve Tam Entegrasyon Anlaşması’nın uygulanmasına ilişkin başkent Şam’da gerçekleştirilen görüşmelerin sonuçsuz kaldığı bildirildi.
Suriye hükümeti yetkilileri, Şam’da yapılan ve yaklaşık 5 saat süren görüşmelerde, 10 Mart’ta varıldığı açıklanan mutabakatın hayata geçirilmesi konusunda taraflar arasında uzlaşma sağlanamadığını açıkladı. Hükümet kaynakları, SDG tarafının müzakerelerde gerekli esnekliği göstermediğini belirterek, ilerleyen dönemde yeni toplantıların yapılabileceğini ifade etti.
Görüşmelerde aağırlıklı olarak ülkenin kuzeydoğusunda, Irak sınırında yer alan Haseke ilinin statüsü ele alındı. Mazlum Abdi’nin, Haseke’nin örgütün kontrolünde kalmasında ısrar ettiği; Cumhurbaşkanı Şara’nın ise İç Güvenlik Güçleri’nin şehre girmesi ve devlet kurumlarının kontrolü devralmasını şart koştuğu aktarıldı.
Kaynaklara göre Şara, Haseke’nin tamamen örgütün kontrolünde kalması yönündeki ısrarın sürmesi halinde operasyonların devam edeceğini dile getirdi. Abdi’nin, konuyu SDG içi istişareye götürmek için 5 günlük süre talep ettiği, ancak Şara’nın bu isteği reddederek kısa sürede net bir yanıt beklediğini bildirdiği öğrenildi.
Öte yandan Suriye Demokratik Güçleri (DSG) Basın İrtibat Merkezi, Kobani’nin güney hatlarında, Şam hükümetine bağlı gruplar tarafından gerçekleştirildiği öne sürülen saldırı girişimlerinin engellendiğini duyurdu ve genel seferberlik ilan etti.
PKK’dan Batı’ya Sitem
PKK, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ilan ettiği genel seferberlik çağrısına uyacağını duyurdu. Örgütün üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan Türkiye’yi doğrudan hedef alarak, Ankara’nın hava araçları ve keşif unsurlarıyla çatışmalara dahil olduğunu ileri sürdü. Açıklamada, “Türkiye, barış ve kardeşlik söylemi kullanırken Suriye’de Kürtlerin kazanımlarını hedef alıyor” ifadeleri kullanıldı.
Bu süreçten ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın da sorumlu olduğunu savunan Karayılan, bu ülkeleri “utanç verici bir kararın parçası olmakla” suçladı. Karayılan, “Başta ABD olmak üzere, İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer uluslararası koalisyon devletleri için kara bir leke olacaktır. Siz bu halka ‘müttefikiz’ dediniz. Şimdi ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz? Bu yaptığınız riyakarlıktır. Bu riyakarlığı ne Kürt halkı ne de onurlu insanlık vicdanı unutmayacaktır.” dedi.
PKK yöneticisi, 2014’te Kobani’de yaşanan çatışmaları örnek göstererek, benzer bir ‘’direnişin’’ yeniden sergilenmesi gerektiğini savundu.
Suriye’deki Gerilim Türkiye’ye de Yansıyor: 6–8 Ekim Olayları Yeniden mi Sahnelenecek?
Suriye’de SDG ile Suriye ordusu arasında yaşanan çatışmaların şiddetlenmesi Türkiye’de de yankı buldu. Bölgeden gelen çağrılar, özellikle 2014’te “Kobani’ye destek” adı altında başlayan 6–8 Ekim olaylarını yeniden gündeme taşıdı.
2014 yılında yapılan sokak çağrıları kısa sürede ülke geneline yayılmış, 35 il ve 96 ilçede yaşanan olaylarda 37 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış, binden fazla bina zarar görmüştü. O dönem, DAİŞ’in Kobani’ye yönelik saldırıları gerekçe gösterilerek yapılan çağrıların, protestolardan hızla şiddet sarmalına dönüştüğü kayıtlara geçmişti.
Muhafazakar Kesimler Hedef Alınmıştı
6–7 Ekim sürecinde özellikle muhafazakar kesimler, bazı İslami sivil toplum kuruluşları ve HÜDA PAR teşkilatları hedef alınmış; “DAİŞ’le bağlantı” iftiraları üzerinden linç girişimleri yaşanmıştı. Sakalı olduğu için sıradan vatandaşların dahi hedef alındığı çok sayıda vaka rapor edilmişti.
Olayların hafızalara kazınan en çarpıcı örneklerinden biri, Yasin Börü ve arkadaşlarının Diyarbakır’da vahşi yöntemlerle katledilmesi oldu. Kurban eti dağıtımı sırasında yakalanan gençler işkenceyle şehit edilmiş, bu cinayetler sürecin doğrudan terör ve linç pratiğine dönüşmesinin sembolü haline gelmişti.
Şiddet dalgası, özellikle Kürt nüfusun yoğun yaşadığı şehirlerde ağır tahribata yol açmıştı. Mahalleler arası çatışmalar, kundaklamalar ve yağmalar, kent dokusunu harabeye çevirdi.
06 – 08 Ekim olaylarının temelinde Abdullah Öcalan'ın kardeşi Mehmet Öcalan üzerinden gönderdiği "Kobane'deki insanlarımız sonuna kadar direnecekler. DAİŞ'in olduğu yerde ve Kürtlerin yaşadığı bölgede nerede bir DAİŞ varsa sonuna kadar direnilecek" mesajı ile KCK'nin "Kuzey halkımız DAİŞ çetelerine, uzantılarına ve destekçilerine hiçbir yerde yaşam şansı tanımamalıdır" çağrısının ardından dönemin HDP'sinin genel başkanlarının çağrısı vardı.
Halkların Demokratik Partisi Merkez Yürütme Kurulundan 6 Ekim akşamı "acil çağrı" notuyla paylaşılan mesajda "Kobane'de durum son derece kritiktir. DAİŞ saldırılarını ve AK Parti iktidarının Kobane'ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere halklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz" denildi.Bu çağrının ardından cinayet ve saldırı olayları başladı.
DEM Aynı Senaryoyu mu Tekrarlıyor?
Son günlerde Suriye’nin kuzeyinde SDG ile Suriye ordusu arasındaki çatışmaların yeniden şiddetlenmesi üzerine 2024'teki çağrılara benzer sokak çağrıları yeniden gündeme geldi. Çağrılar geçmiş deneyimler nedeniyle Türkiye’de sokak mobilizasyonu riskini beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor.
Pazartesi günü DEM organizasyonuyla Diyarbakır’da bir yürüyüş gerçekleştirildi. Polis müdahalesiyle 20 kişi gözaltına alındı. Ayrıca Nusaybin başta olmak üzere sınır hattında hareketlilik gözleniyor. DEM Parti grup toplantısını Nusaybin'deki Sınır Parkı'nda grup toplantısını gerçekleştirdi.
DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları burada yaptığı konuşmada ‘’Uluslararası bir komplo olduğunun farkındayız. Suriye'deki Kürt halkıyla onların siyasi iradesiyle Türkiye görüşmeler gerçekleştirsin dedik. Suriye'deki iç barışı konuşalım dedik. İslam kardeşim dediğin Kürdü katlediyorsun. Buna asla izin vermeyeceğiz. Rojava halkı yalnız değildir." dedi.
Tuncer Bakırhan ise yaptığı konuşmada ‘’Kürt düşmanlarını unutursak kalbimiz kurusun. İktidar medyası algı oluşturuyor. Kürtleirn dilini tehdit olarak göstermek istiyor. Asıl tehdit olan Şara iktidarıdır. Bunu Türkiye kamuoyu çok iyi bilmelidir. Utanmadan Kürt-Türk kader birliği yaptı diyorlar. Sınırın ötesinde düşmanlık yaptığın düşmanlık yaptığın nasıl bir kader birliği yapmışsın. Bir tarafta barış elini uzatacaksın, bir tarafta Rojava'da yaşayan halkımızın katledilmesine çanak tutacaksın. Bu riyakarlıktır, sahtekarlıktır. Grup toplantımızı yaptığımız bu saatlerde gençlere saldırıyorlar. Yetkilileri dikkatli davranmaya çağırıyorum. Saygılı olun biraz. Bunu kabul etmiyoruz." ifadelerini kullandı.
Sokakların yeniden Kobani bahanesiyle hareketlenmesiyle birlikte 6–8 Ekim’i yaşayan muhafazakar vatandaşlar ve sivil toplum temsilcileri, bugün aynı soruyu soruyor: “Yine masum insanlar hedef mi gösterilecek?”
Eski HDP milletvekili Ferhat Encü’nün paylaşımları, DEM Parti Gençlik Meclisi ve bazı DEM’li isimler sokakları bu yönde hareketlendirmeye çalışıyor.
Encü’nün X (eski Twitter) hesabından paylaşılan ifadelerde, sokağa çıkma, balkonlardan slogan atma ve kitlesel eylem çağrıları dikkat çekti. Aynı zaman diliminde DEM Parti Gençlik Meclisi hesabından yapılan açıklamalarda ise “seferberlik” ve “özsavunma” vurguları öne çıktı; Nusaybin sınırı ve Rojava başlıklarıyla kitlesel hareketlilik çağrıları yapıldı.
Sokakları Hareketlendirmek ‘israile’ ‘Biz dostuz’ Sinyali mi Olacak?
Washington’un Suriye sahadaki önceliklerini değiştirmesi, örgüt çevrelerinde yeni bir hami arayışını gündeme taşıdı.
Son günlerde sosyal medyada dolaşıma sokulan paylaşımlar, bu arayışın yönünü açık biçimde ortaya koydu. Avrupa’da faaliyet gösteren PKK yanlısı bazı hesaplar, siyonist rejimi doğrudan yardıma çağıran mesajlar yayımladı. Siyonist rejimin sözde bayrağı kullanılan görsellerle yapılan paylaşımlarda Tel Aviv, “Kürtleri koruyabilecek tek güç” olarak sunulurken; Türkiye açık şekilde hedef alındı.
Uzmanlar, bu çağrıların Kürtlerin gerçek çıkarlarından ziyade, onları bir kez daha bölgesel ve küresel güç mücadelelerinde vekil unsur olarak konumlandırma çabasının yansıması olduğunu belirtiyor. Aynı çevrelerin geçmişte benzer söylemlerle ABD’yi sahaya davet ettiği hatırlatılırken, bugün de Kürtlerin önce ABD’nin, şimdi ise siyonist rejimin bölgesel hesaplarında araç haline getirilmek istendiği değerlendiriliyor.
Aynı propaganda ağlarının eş zamanlı olarak Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya dönük çağrıları artırması da bu yönde değerlendiriliyor. Sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarda, açık ya da örtülü biçimde sokak olaylarına zemin hazırlayan mesajlar dolaşıma sokuluyor.
Uzmanlara göre bu çağrıların amacı, bir yandan 6–8 Ekim benzeri kaotik bir süreci tetiklemek, diğer yandan ise Türkiye üzerinde baskı oluşturarak siyonist rejim nezdinde “iyi niyet” ve ortaklık sinyali vermek. Hem iç kamuoyunu kışkırtmaya dönük bu girişimler hem de dış müdahale çağrıları, sahadaki askeri ve siyasi sıkışmışlığın propaganda yoluyla aşılmaya çalışıldığını gösteriyor.
Öte yandan siyonist rejim cephesinden PKK açısından beklendiği ölçüde olumlu sinyaller gelmediği de ifade ediliyor. Analistler, Siyonist terör rejiminin Suriye sahasında önceliğini Dürzi topluluğunun güvenliğine verdiğine dikkat çekiyor. Bu çerçevede daha önce siyonist rejimde dile getirilen SDG’ye destek çağrılarının, dosyanın fiilen ABD’nin himayesine geçmesiyle birlikte geri plana itildiği belirtiliyor.
Bu tablo, sokak çağrıları ve dış müdahale beklentilerinin sahadaki dengeleri değiştirmekten ziyade, algı ve baskı oluşturma amacı taşıdığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.
DOĞRU HABER