Küller arasında filizlenen vicdan
Küller arasında filizlenen vicdan
MUSTAFA ÇELİK
Vicdan, insanın iç dünyasında yer alan ilahî bir muhasebe merkezidir. Âhirete doğru yol alan insan denilen uçağın kara kutusu gibidir. Nasıl ki bir uçağın kara kutusu, en büyük kazalardan sonra bile hakikati saklar ve gerçeği ortaya çıkarır; vicdan da insanın en karanlık anlarında bile hakikatin izini muhafaza eder.
İnsan kimi zaman hatalarla, günahlarla, ihtiraslarla küle dönmüş bir hayatın içinde kalabilir. Fakat o küllerin arasında bile bir ses hâlâ konuşuyorsa, işte o vicdandır. Vicdan, üstü örtülse de tamamen yok olmayan bir hakikat kıvılcımıdır.
Bu yüzden vicdan büyük bir değerdir. Çünkü vicdan, insanın iyiyi kötüden ayırma yetisinin son sığınağıdır. Eğer bir toplumda veya bir insanda vicdan kaybolursa; adalet, merhamet, doğruluk ve insaniyet de onunla birlikte kaybolur. O zaman geriye sadece güç, çıkar ve zulüm kalır.
Kısacası; vicdan kaybedildiğinde insan sadece bir şey kaybetmez, her şeyi kaybeder. Çünkü vicdan, insanı insan yapan en temel emanettir.
Vicdan, insanın iç âlemine yerleştirilmiş ilahî bir pusuladır. O, doğru ile yanlışı ayırt etmemize yardım eden, kalbin derinliklerinden yükselen sessiz bir çağrıdır. İnsan çoğu zaman dış dünyadaki kanunlardan kaçabilir; fakat vicdanının hükmünden kolay kolay kaçamaz. Çünkü vicdan, yalnızca toplumsal bir denetim değil, aynı zamanda Allah’ın kuluna verdiği manevi bir emanettir.
“Muhakkak ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de (onlar) onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.” (Ahzab Sûresi/ 72)
Bu emanet, insanı insan yapan değerlerin başında gelir. Merhameti, adaleti, doğruluğu ve hakkaniyeti besleyen kaynaklardan biri vicdandır. Vicdanını koruyan insan, aslında kalbini diri tutar; kalbini diri tutan insan da Rabbine karşı sorumluluğunu hatırlamaya devam eder.
Fakat vicdan ihmal edilirse zamanla körelir. Menfaatin, nefsin ve alışkanlıkların gürültüsü içinde vicdanın sesi kısılabilir. İşte o zaman insan, yaptığı yanlışları meşrulaştırmaya başlar. Böyle bir durumda yalnızca topluma değil, aynı zamanda kendisine emanet edilen ilahî değere de ihanet etmiş olur.
Bakınız mezar başında susarız. Çünkü orada kelimelerin gücü tükenmiştir. Ölümün kesinliği, yaşamın geçiciliği karşısında insan sessizliğe sığınır. Bu sessizlik bir kabullenişten çok, içsel bir yüzleşmenin habercisidir. Toprağın altına bırakılan bedenle birlikte, bazen insan kendinden de bir parçayı orada bırakır. O yüzden mezarlıklarda konuşulmaz; çünkü konuşulsa, belki de dayanılmaz olur. Ölüm karşısında herkes eşittir ve bu eşitlik, insanın iç dünyasında bastırdığı gerçekleri gün yüzüne çıkarır: fanilik, pişmanlık, özlem ve çoğu zaman geç kalmışlık.
Bir fidan dikerken umut ederiz. Köklerini yeni sürmüş bir canlının, geleceğe uzanan elleri gibi toprağa salınan her kök, yaşama duyulan inancın ifadesidir. İnsan, yok oluşun karşısında ancak bu şekilde ayakta kalabilir: Yeni bir hayat başlatarak, bir iz bırakarak, toprağa tutunarak… Umut, bazen sadece bir fidan boyundadır. Ama o küçücük filiz, geleceğin ormanlarına dönüşecek potansiyele sahiptir. O yüzden her fidan bir niyettir; hem dünyaya hem kendimize verilmiş bir söz gibidir.
Yanmış bir ağacın, kömürleşmiş gövdesine dokunduğumuzda ise utanırız. Belki kendi ihmallerimizin, belki de duyarsızlığımızın sessiz tanığıdır o siyaha bürünmüş kabuk. Doğa, bize karşı değil; bizimle birlikte var olan bir bütündür. O yok olduğunda, biz de bir parçamızı yitiririz. Dokunduğumuz o gövde, sadece bir ağaç değildir artık; aynı zamanda bir suç mahalli, bir vicdan aynasıdır. O kararmış yüzeyde yalnızca yangının izi değil, insanlığın ihmalkârlığı da yer alır. Ve biz, her seferinde bunu görmezden gelmeye çalışsak da o gövde, sessizce anlatmaya devam eder.
Çünkü vicdan bazen toprağın içinde, bazen de küllerin arasında filizlenir. Yani en çok acının, kaybın, sessizliğin olduğu yerde... Bu yüzden acı, sadece yıkım değildir; aynı zamanda uyanışın da başlangıcı olabilir. Yeter ki yüzleşebilelim, yeter ki sorumluluk alabilelim. Vicdanın sesi dışarıdan gelmez; içten gelir. O ses, çoğu zaman çok sessizdir, ama susturulamaz. Çünkü o, yalnızca bireysel bir ahlak duygusu değil; ortak bir hafızadır. Toplumların vicdanı da böyledir: bazen mezar taşlarında, bazen yanan ormanların is kokusunda, bazen ise bir çocuğun gözlerindeki korkuda gizlidir.
Bugün doğayla kurduğumuz ilişki, aslında insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Yok ettiğimiz her şeyde, sessiz kaldığımız her zulümde, görmezden geldiğimiz her çığlıkta, biraz daha eksiliriz. Ama her dikilen fidanla, her onarılan yara ile biraz daha tamamlanırız. Yeniden başlamak için bazen bir felaket gerekir. Önemli olan, o felaketten ders alıp alamadığımızdır. Ve belki de bu yüzden, en çok da küllerin içinden doğan filizlere borçluyuz bu dünyayı. Çünkü onlar, hem geçmişin yükünü hem de geleceğin umudunu aynı gövdede taşırlar.