Değerler ve aidiyetler düzleminde hicretin gerçekleşmesi
Değerler ve aidiyetler düzleminde hicretin gerçekleşmesi
MUSTAFA ÇELİK
Hicret, Müslümanın inancını koruma ve bâtıldan uzaklaşma iradesidir. Hicret, sadece mekânsal bir ayrılış değil; inancı korumak, zulümden uzaklaşmak ve Allah’a yönelmek anlamında çok katmanlı bir kavramdır.
Modern çağın en belirgin yanı, insanı yerinden etmek için artık coğrafyaya ihtiyaç duymamasıdır. Eskiden hicret, bir beldeden başka bir beldeye yürüyüştü; bugün ise insan, aynı şehirde kalarak da inancından uzaklaştırılabiliyor. Zira çağın kuşatması mekânla değil, zihinle; sınırla değil, değerlerle kuruluyor. Bu yüzden mesele artık “nerede yaşadığın” değil, “neye ait olduğun” meselesidir.
Ladinî yapılar, çoğu zaman kendilerini nötr, tarafsız ya da evrensel diye sunarlar. Oysa bu yapıların zemininde, insanı vahiyden bağımsızlaştıran bir anlayış yatar. İnancı hayattan dışlayan, dini vicdana hapseden, hakikati çoğullaştırarak belirsizleştiren bu yaklaşım; fark edilmeden insanın aidiyetini dönüştürür. Mümin, bu yapıların içinde kaldıkça değil, onlara alıştıkça çözülür.
İşte tam bu noktada hicret yeniden anlam kazanır. Ancak bu hicret, bir yolculuktan ziyade bir tercihtir. Gürültüden sükûna, savrulmadan istikamete, kalabalıktan hakikate doğru atılan bir adımdır. Ladinî yapılardan ayrılmak; sadece fiziksel bir kopuş değil, zihinsel ve ahlâkî bir arınmadır. Bu, insanın kendini yeniden konumlandırması, yönünü yeniden tayin etmesidir.
Çünkü her çağın bir imtihanı vardır. Bu çağın imtihanı ise, hak ile bâtılın sınırlarının silikleştirilmesidir. Böyle bir zeminde mümin için hicret; hakikati koruyabilmek adına mesafe koyabilme cesaretidir. Bazen bir çevreden, bazen bir alışkanlıktan, bazen de alkışlanan bir yanlışın içinden çıkabilmektir.
Hicret, sadece bir terk ediş değil; aynı zamanda bir yöneliştir. Neyi bıraktığından çok, neye yürüdüğünle anlam kazanır. Ve bugün, dine dayanmayan yapılardan bilinçli bir ayrılış; inancını diri tutmak isteyenler için bu çağın en sahici hicretlerinden biridir.
Dine yaslanmayan ladinî yapılardan bilinçli ayrılış, bu çağda mümin için bir hicret mesabesindedir. Mümin için hicret artık coğrafyadan çok, değerler ve aidiyetler düzleminde gerçekleşir.
Hicret dinde dostluğun ve idareciliğin olmazsa olmaz şartıdır. Kâfirlerden, kâfirlerin oluşumlarından ayrılmayanlar, Müslümanlara dost ve idareci olamazlar.
“Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.” (Nisa Sûresi/ 89)
İman, insanın kalbinde başlayan ama hayatın bütün sahalarına sirayet etmek isteyen bir hakikattir. Bu yüzden din, yalnızca inanılan değil; yaşanan, taşınan ve korunması gereken bir emanettir. Ne var ki tarih boyunca öyle zamanlar ve zeminler olmuştur ki, insan inandığını yaşamakla yaşamamak arasında sıkıştırılmıştır. İşte tam burada hicret, sıradan bir yer değiştirme değil; imanın kendini koruma refleksi olarak ortaya çıkar.
Hicret, sadece coğrafyanın değil, zihniyetin ve istikametin değişimidir. Mekke’de baskı altında ezilen bir avuç müminin, Medine’de bir ümmete dönüşmesinin adıydı. Bu yönüyle hicret, korkunun değil, iradenin; kaçışın değil, yeniden dirilişin sembolüdür.
Bir Müslüman için asıl mesele, bulunduğu yerin adı değil; o yerde Allah’a kulluğunu ne ölçüde yaşayabildiğidir. Eğer bir diyar, insanı inancından utandırıyor, ibadetinden alıkoyuyor ve kimliğini eritmeye zorluyorsa, artık orası sadece bir mekân değil, bir imtihan alanıdır. Böyle bir durumda hicret, lüks bir tercih değil; imanın kendini muhafaza etme çabasıdır.
Ancak her zorluk hicreti doğurmaz. Zira iman, bazen kalabalıkların içinde yalnız kalmayı da göze alabilmektir. Eğer bir Müslüman, bulunduğu yerde dinini yaşayabiliyor, hakikati temsil edebiliyor ve varlığıyla bir direniş ortaya koyabiliyorsa, onun duruşu da bir nevi hicrettir. Çünkü hicret, sadece bedenen değil, bazen ruhen ve ahlaken de gerçekleşir.
İnsan, sadece mekânını değil, aidiyetini de terk eder hicrette. Küfre, tuğyana ve istikbâra karşı içten bir kopuş; cahiliyenin kapılarını ardına kadar kapatıp hakikate açılan bir yürüyüştür bu. Çünkü hicret, bedenin attığı adımdan önce kalbin verdiği bir karardır.
Cahiliye, sadece geçmişte kalmış bir dönem değil; her çağda farklı suretlerle insanın karşısına çıkan bir zihniyettir. Gücün hakikatin önüne geçtiği, menfaatin adaletin yerini aldığı her zemin, yeni bir cahiliye üretir. İşte hicret, bu zemini reddetmenin adıdır. Kişi, bulunduğu yerin değil; bağlı olduğu hakikatin insanı olduğunu ilan eder hicretle.
Sonuçta mesele, kaçmak ya da kalmak değildir. Mesele, nerede olursa olsun imanı koruyabilmek, hakikati eğip bükmeden yaşayabilmektir. Kimi zaman bir adım geri çekilmek en büyük ilerleyiş olur; kimi zaman da yerinde durmak en zor hicrettir. Bu yüzden hicret, haritada değil; insanın kalbinde başlar ve yine orada anlam kazanır.