Sultan Abdülhamid İran’a neden saldırmıştı?
Sultan Abdülhamid İran’a neden saldırmıştı?
Mustafa Armağan
Önümüzdeki 10 Şubat günü vefatının 108. yılında minnet ve rahmetle yâd edeceğimiz Sultan Abdülhamid’in dönemi, Osmanlı Devleti açısından bir onarım ve ihya hamlesini temsil eder. Meşrutiyet döneminde yaşanan ‘93 Harbi’ndeki toprak kayıplarını telafi etmek ve mümkün olduğu kadar devleti harbe sokmadan, sulh içinde yaşatıp bu arada eğitim, ulaşım ve kalkınmaya ve nüfusun artmasına çalışmak: Bütün bunlar Osmanlı’nın istikbale daha zinde bir güç olarak hazırlanacağı atlama tahtası vazifesi görecekti.
Pek bilinmez ama Sultan 2. Abdülhamid, yarı Rus ve İngiliz işgali altında bulunan İran topraklarına bir sınır ötesi operasyona girişmiş ve askerlerimize Doğu’ya doğru yürüyüş emrini vermişti. Bu pek az bilinen bahis hakkında önemli bir makale yazmış olan Büyükelçi Sinan Kuneralp bu hadiseyi, Almanların meşhur Doğu’ya Yürüyüşü’ne (Drang Nach Osten) benzetmiştir. (Bkz. Sinan Kuneralp, “The Ottoman Drang Nach Osten: The Turco Persian border problem in Azerbaican, 1905-1912”, Editör: Sinan Kuneralp, Studies on Ottoman Diplomatic History IV, İstanbul 1990, The Isis Press, s. 71-76.)
Şimdi bu olaya daha yakından bakalım.
İran sınırında bir hesabımız yarım kalmıştı. 1736 yılında Avşar boyundan Nadir Şah’ın başında bulunduğu İran’la imzalamak zorunda kaldığımız antlaşma olsun, 1823 tarihli Erzurum Antlaşması olsun göstermiştir ki, her iki taraf da 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda belirlenen hudutlardan ileri gidemiyordu.
1837 senesinde sınır anlaşmazlığı yüzünden bir savaşın eşiğine gelmiştik İran’la. Ancak Rusya ve İngiltere’nin devreye girmesiyle önlenebilen bu sınır anlaşmazlığının giderilmesi işi, bir komisyona havale edilmiş ve sonuçta on yıl sonra Muhammere’den Ağrı Dağı’na kadar 1.125 km uzunluğundaki Osmanlı-İran sınırı üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Rusya ve İngiltere de antlaşmaya kefildi.
İstemeye istemeye razı olmuştuk İran sınırının çizilmesine ama Osmanlı’nın içinde bir Azerbaycan ateşi yanık kalmıştır. Tebriz’dir tüten, Urmiye’dir, Selmas’tır, Evsal’dır. Sonraki antlaşmalar da tatmin etmez bir türlü devlet ricalini. Derken Kimyager Derviş Paşa (1817-78) adlı bir general, sınır ötesindeki topraklarımızı belirleyen bir harita çizer ki, Sultan Abdülhamid, basılmış olan bu harita üzerinde incelikli bir ameliyata girişecektir.
“Vermeseler de isteyeceksin!”
Birincisi stratejik, ikincisi de siyasi gerekçelerle toprak talebimizi gündeme getirmişiz. Çünkü ele geçirdiğimiz sınır şeridi, Rusların Doğu Anadolu ve Irak’a bir saldırı düzenlemesi halinde elverişli bir toplanma yeriydi. Siyasî açıdan ise İran’da yaşanacak bir parçalanma durumunda doğu sınırlarımızı güvence altına almayı hedefliyorduk. Tabii aynı zamanda bu, İslam Birliği siyasetinin de bir gereğiydi.
Abdülhamid Han’ın beklediği fırsat 1904 yılında karşısına çıktı. Doğu Anadolu’da çalışan bir Amerikalı misyoner (adı, B. W. Labaree’dir), hududu geçerek Türkiye’ye girmiş olan İran Kürtleri tarafından öldürülmüştü. Ertesi yıl Yıldız Sarayı’nda operasyonun düğmesine basıldığını ve Osmanlı birliklerinin -tıpkı Fırat Kalkanı, Zeytindalı ve Barış Pınarı harekâtlarında olduğu gibi- İran topraklarında 50 km derinliğe kadar girdiklerini görürüz. “Nevâhî-i Şarkiye”, yani Doğu Bucakları ismini verdikleri bu beldeler, Osmanlılar tarafından öz toprakları kabul ediliyor, kanıt olarak da Kimyager Derviş Paşa’nın haritası gösteriliyordu.
Sultan Abdülhamid’e yüzlerce kaynaktan oluk oluk bilgi akıyordu; raporlar, jurnaller, haberler havuzunda toplanırdı; sözlü istişareler ise onun vazgeçmediği yöntemlerdi. Despot dediler ama asla kendi kafasından iş yapmaz, danışma mekanizmasını mutlaka işletirdi.
Sultan Abdülhamid, bölge halkının Nasirüddin Şah’tan memnun olmadığını görüyor ve fırsatı değerlendirmek için kolları sıvıyordu. Kendisine, “Gel de bizi bu zalim Şah’ın elinden kurtar Sultanım!” tarzında mektup yazan İranlılar arasında bazı nüfuzlu mollalar, hatta belki şaşıracaksınız ama İran’ın Baş Müçtehidi bile vardı ki açık açık.
İran hükümeti 1906 yılında sınırları yeniden çizmek üzere bir komisyon oluşturulmasını talep etti bizden. Onlar komisyon talep ededursun, askerimiz de boş durmuyor, İran içerilerine ilerliyordu. Çünkü İran artık bir kaynar kazana dönmüş, Meşrutiyet ilan edilmiş ve düzeni gevşeyen askerin sınırlarını koruyacak mecali kalmamıştır. Biz ‘93 Harbi’nde Ruslarla vuruşurken arkadan topraklarımızı tırtıklamaya kalkan, Safevilerden beri Osmanlıyı sırtından hançerleyen İran’dan intikam, böyle alınıyordu.
Sultan Abdülhamid’in gayesi İran sınırında bir “güvenlik kordonu” veya Suriye tezimizdeki deyişle bir ‘güvenli bölge’ oluşturmaktı. Bu yüzden başlamış olan askerî operasyon durmamalı, topraklarımızı iyice garanti altına alıncaya kadar kesintisiz devam ettirilmeliydi.
İran’da ‘güvenli bölge’
1907 senesinde “İran’ın bahçesi” diye bilinen Urmiye şehrinin Osmanlı kuvvetleri tarafından kuşatılıp düşürüldüğünü görürüz. Aynı yıl içerisinde İngiltere ile Rusya anlaşıp İran’ı aralarında pay ediverince Sultan Abdülhamid’in birkaç yıl önce başlattığı sınır ötesi operasyonun hikmet ve kıymeti daha iyi anlaşılacaktı. Olacakları sezmiş ve tedbirini ona göre almış, bir bakıma muhtemel tehlikelere karşı ön almıştı. Böylece İran topraklarının gözümüzün önünde paylaşımına seyirci kalmamış oluyor, Rusya ve İngiltere’ye karşı bir güvenlik kordonu oluşturmuş bulunuyorduk.
Sultan II. Abdülhamid tam manasıyla bunu yapmış, hatta bir adım ileri giderek Azerbaycan’ın Osmanlı Devleti’nin bir parçası olduğunu iddia etmişti. Sultanın tezi, İngilizler ve Ruslara karşı bir tedbir olarak ‘Azerbaycan Osmanlı’nın koruması altına girmelidir’ şeklindeydi. Bunun için 1880’lerde İran topraklarını işgal girişiminde bulunan Şemdinlili Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Sadık Bey’in Kürt kuvvetlerini dahi devreye sokmaktan çekinmemişti.
Yıl 1908. İran’dan sonra şimdi de Türkiye’de Meşrutiyet ilan edilmek üzereydi ve Sultan, kurtlara karşı son operasyonlarını planlıyordu. Askerlerimiz, Azerbaycan’daki İran valisinin çevreyle irtibatını koparmış, etrafını kuşatmıştı. Büyük devletler araya girince kim bilir kaçıncı kere bir sınır tespit komisyonu kurulmasına karar verildi. Bitlis Valisi Tahir Paşa da bu komisyonda görev alacak, Sultanın sınır ötesi operasyonuna o da bir ucundan katılacaktı.
Sultan Abdülhamid’in 1904 senesinde düğmesine bastığı İran’a sınır ötesi operasyon, ilginçtir, onun yaptıklarını bozmayı marifet bilen İttihatçılar tarafından da aynen takip edilmiş, Enver Paşa, savaşın sonlarına doğru Vehib (Kaçı), Kâzım (Karabekir) ve Nuri (Killigil) paşaları Tebriz ve Bakü’nün fethine, Rauf (Orbay) Bey’i de Güney İran’a göndermiş ve İngilizleri yöreden kaçırmaya memur etmişti. Karabekir Paşa kumandasındaki son Türk askerinin Tebriz’den ayrıldığı tarih 18 Kasım 1918’dir. Yani Mondros Mütarekesi’nden 19 gün sonra.
Osmanlı’dan hiçbir şey öğrenmediysek “sınır sınırda kalarak korunmaz” dersini öğrenmişizdir. Bir de düşmanın uyumadığını…