Son Kurban, Tahir Elçi...
Aptala malum olur derler ya...
Aynen öyle...
HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlama oldu.
İlk açıklama HDP’den geldi.
Suruç katliamında onlarca genç katledildi.
İlk açıklama HDP’den geldi.
Ankara katliamında yüzlerce insan can verdi.
İlk açıklama yine HDP’den geldi.
Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi “kör kurşuna” kurban gidince, ilk açıklama yine HDP’den geldi.
Ertuğrul Kürkçü’den...
Proje Selahattin’den...
Gerçi Ertuğrul Kürkçü’den beklenir tabii...
Sonuçta Kürkçü, Kızıldere Operasyonu’ndan sağ çıkan biri...
Niye sağ çıktığını merak edersiniz diye izah edeyim...
Öyle ya...
Ertuğrul Kürkçü, nasıl oldu da Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi vurulur vurulmaz olayı “şıppadanak” çözüverdi?
Dedesine çektiği için tabii ki... Sürekli iftiharla söz ettiği dedesi Kadri Ahmet Kürkçü, Cumhuriyet kurulduğu dönemin Diyarbakır mebusudur.
Hani Ertuğrul Kürkçü, dedesi Kadri Kürkçü sayesinde Diyarbakır’la, Kürtlerle, eskiye dayalı bir “bağı” olduğunu söylüyor ya... Hani dedesinin “kanlı” misyonunu reddetmiyor ya... Rahatsızlık duymuyor ya... Hatta “dedesinin misyonunu” sürdüreceği mesajları veriyor ya...
Diyarbakır’la ve Kürtlerle nasıl bir “bağ” kurduğunu hep birlikte görelim.
Kürkçü’nün idolü olan dedesi Kadri Ahmet Kürkçü, İttihat ve Terakki’nin en etkili pratisyenlerinden biriydi. Diyarbakır Jandarma Alayında yüzbaşı iken ilk meclise seçilmişti.
Koçgiri’de özel görev alıp Kürdleri katlettiği yani “ırkçı” katliamlardaki üstün başarısından dolayı Binbaşı rütbesiyle ödüllendirilmişti...
Yani...
Ertuğrul Kürkçü, Kadri Ahmet Kürkçü’yü alkışlayacak kadar ırkçı, ittihatçı, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’ün kafa yapılarının süreğidir.
Diyarbakır’la da, Kürtlerle de kurduğu “bağ”, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Kürtlere karşı uygulanan “ırkçı” katliamların sorumlusu olan dedesidir. Kürtlerle kurduğu o bağ, dostça bir bağ değil, kanlı bir “bağ”dır yani...
Tahir Elçi ölür ölmez “cesedinden” politik malzeme ürettiklerine bakmayın.
Samimi değiller...
PKK’nın şahinleri de, YDGH’nin “fırtına gençliği” de, Tahir Elçi’nin “şiddet karşıtı bir özgürlük mücadelesi” misyonunu hiç sevmediler.
Marksist değildi...
DHKP-C’li değildi...
İlle de tanımlamak gerekirse, “Hümanist” olarak bilinen biriydi.
HDP-PKK’lılar da bu yüzden kendilerinden görmezlerdi.
Ama ölür ölmez, akbabalar gibi tepesine üşüştüler...
Daha cenazesi kalkmadan, “cesedinden” muhalefet malzemesi devşirme yarışına giriştiler.
Tutmuşlar kefenini, bir oraya çekiştiriyorlar bir buraya...
Baksanıza “Şeytanın Avukatı” Metin Feyzioğlu bile orada...
Münevver Karabulut’u “testereyle doğrayan” katil Cem Gariboğlu’nun suç delillerini karartan babası Nida Garipoğlu’nun avukatı Feyzioğlu...
Tahir Elçi’nin tabutunu omuzlamış, taşıyor kalabalığın ortasında...
O çatışmada hayatını kaybeden iki polis memuru da var...
Onların da evlerine ateş düştü ama kimin umurunda?
Bunların derdi nemalanmak...
Bunların derdi, Elçi’yi malzeme yapmak...
Önce eleştirenlere, “hedef gösterdiniz” dediler.
Sonra tabutunun üzerine örtülen âyetli örtüyü çekip, yerine PKK bayrağı örttüler.
Hem PKK’nın “tanrılarına” kurban edip, hem de ölüsünü istismar ettiler.
Tıpkı dağa götürüp öldürttükleri PKK militanlarını çok amaçlı istismar ettikleri gibi...
Suçu devlete yıkmak kolay tabii...
Arkalarında yardım ve yataklık eden Fetullahçılar var ya...
“Algı operasyonu” yapmak kolay artık...
Kullan, öldürt, sömür...
İşte HDP-PKK felsefesi...
Bunlar için insan ölmesi mesele mi ki?
Bakın oraya buraya ateş ede ede koşarken görüntülenen o teröristin şeytani suretine...
Polisi yaraladıktan sonra dönüp yeniden sıktığı zamanki haline...
Bunlar insan mı ki?
Bunlar akbaba...
Bunlar canavar...
Al sana PKK, al sana YDGH’nin “fırtına gençliği” işte.
Ruhunu şeytana satmış çocuklar!
Balistik incelemede polis kurşunu çıksın diye neredeyse geberiyorlardı.
Muratları olmadı.
Şimdi Agatha Christine’nin “On küçük zenci”si gibi, kamuoyunun tanıdığı, eleştirilen başka bir Güneydoğuluyu koyarlar sıraya...
PKK’ya göre herkes kurbandır.
Her kurban, kullanışlıdır.
İster polis, ister terörist, hümanist...


