--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Cumhurbaşkanı mı diktatör, Rahmi Koç mu?

Mehtap Yılmaz
Mehtap Yılmaz

Geçenlerde Rahmi Koç’un açtığı “ceza” davası için yine adliye koridorlarındaydık.

Can Dündar için “basın özgürlüğü” diye cıyaklayanlardan çıt yoktu tabii… Rahmi Koç’un açtığı ceza davası, “zenci”lereydi.

Neyse… Konumuza dönelim… Adliye koridorlarındaydık.

Ne Ekrem Dumanlı gibi korktuk, ne de bedduacı Fetullah gibi kaçtık…

Ne HDP-PKK’lılar gibi taşlı sopalı olay çıkardık, ne de DHKP-C’liler gibi yerlerde debelenerek slogan attık…

Ne FETÖ polisleri gibi sızlandık, ne de Can Dündar gibi ağladık…

Hani Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “diktatör” diye isyan edenler gibi, Rahmi Koç’u “diktatör” diye yuhalamadık!

İşte, adliye koridorlarındaydık.

Neyse ne… 

Hukukçumuz Ali İhsan Karahasanoğlu ve Hasan Karakaya Abi dışında kimsenin başını ağrıtmadık.

Yalnız, Rahmi Koç da, dünya âlem de bilsin ki biz, “Yumuşak başlı isem/ kim demiş uysal koyunum?/Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum” duruşuna sahip, dava şuuruyla mücadele eden kimseleriz.

Alayı gelse, ölürüz de yolumuzdan dönmeyiz. 

Hazır yeri gelmişken Koç’a bir iki laf edeyim…

Ey Rahmi Koç!

Ne sen ağasın, ne de ben kapındaki maraba!

İsterse dünya gücü ol, sökmez bana!

Yani dava açarak susturmaya çalışıyorsan, boşuna uğraşma diye söylüyorum! “Biz gelene hocam, gidene paşam demedik!”, bundan sonra da demeyeceğiz!

Ha buraya yazıyorum! 

Sende para, bizde iman kuvveti!

Hodri meydan!

Elinden geleni ardına koyma!

*

Bizim de kapımıza polis gelir.

Polis arar.

Polis sorar.

Polis alır.

E sorsun, gelsin, gitsin, alsın…

Sıkıntı değil!

Biz, ne HDP-PKK’lılar gibi kendimizi yerlere atıp şov yaparız, ne Ekrem Dumanlı gibi gazetede saklanıp “imdat” çığlıkları atarız, ne de Can Dündar gibi ağlarız!

Sessiz sedasız gider, başımıza gelene katlanırız.

Hakkımızda yüzlerce soruşturma dosyası açılır. 

Allah’ını seven, sevmeyen, bizi davalarla susturmaya çalışır. 

Hakkımızda “zorla getirilme kararı” çıkartılır.

Çıt çıkarmaz, gider, günlerce uğraşırız.

Peki,  bunları niye mi anlattım?

Söyleyeyim…

Rahmi Koç’un açtığı “ceza” davası için gittiğim adliyede, sıramı beklerken gazeteleri karıştırdım.

Mümtazer Türköne, “Solun Çaresizliği” diye bir makale yazmış…

“Abdülhamid Bilici ve Cafer Solgun ile birlikte Silivri’ye ‘umut nöbeti’ tutmaya” gitmişler…

Bu nöbet, “basın özgürlüğü adına” tutuluyormuş!

Hangi basının özgürlüğü?

Hangi basının olacak? Yeni Akit yazarlarının değil tabii… “Hep bana, sadece bana özgürlük” diyen basının özgürlüğü adına…

Acındırıyor Türköne…

“Koca cezaevi kompleksinin girişinde, toprak alanda küçük bir araba park yeri, iki tane karavan-büfe ve birkaç plastik sandalye… Bu sandalyelerde oturup, nöbet yerini arada sırada terk edip, günün diğer yarısının nöbetçilerine görevi teslim ediyorlarmış!”

Hava soğukmuş… Gittikten sonra daha da soğumuş… Bir önceki gün Cumhuriyet’in yazı işleri kadrosu yayın toplantısını bu alanda yapmış. Mümtazer Türköne, “Biz nöbeti Cumhuriyet’in reklam müdürü Özlem Ayden Salt’a devrederken, kalın eldivenlerine ve atkısına rağmen titremesine takıldım” demiş…

Diyeceğim şu ki…

Gel de isyan etme…

Yahu Kozmos müstahakkını vere Mümtazer Türköne!

Sol, Can Dündar için yürümüş mü? Yürümüş…

Eylem yapmış mı? Yapmış…

“Umut Nöbeti” tutmuş mu? Tutmuş…

Daha ne kızıyorsun?

Daha ne istiyorsun?

Memleketimizin sol entelijansiyasını neden “çok sinik ve ezik tepkiler sergiliyor” diye ezikliyorsun?

Neden sola “Sadece şikâyet ve ezik bir teslimiyet var” diye kızıyorsun? 

Bize bakıp Kosmos’a şükretsene?

Baksana bize?

Kalkmışsın “Haksız ve hadsiz bir iktidar, zulm ile abad olmaya çalışıyor. Herkese zarar veriyor. Onu durdurmak lâzım. Solda bu yetenek ve cesaret görülmüyor. Ağlayıp, sızlayıp şikâyet ederek neyi değiştirebilirsiniz? Nedir bu sünepelik Allah aşkına?” diyorsun!

Bak! “Haksız ve hadsiz” bir iş adamı, bana “ceza davası” açarak, zulm ile abad olmaya çalışıyor. Rahmi Koç, beni susturmaya çalışıyor. Ağlayıp sızlananı istemeyiz de bizim mahallede bu durumdan şikâyet eden dahi yok.

Yürüyen yok…

Protesto eden yok…

“Umut Nöbeti” tutan yok…

Bizim için “üşüyen yok”…

Plastik sandalyelerde “vardiyalı” nöbet tutan yok.

Hani “Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandıktan sonra, Cumhuriyet Gazetesi’nin önüne yürürken de aynı şeyi hissetmiştim. Sol bitmiş. Üzerine ölü toprağı serpilmiş. İnançlarını, umutlarını kaybetmişler” diyorsun ya…

Asıl ölü toprağı, bizim mahalledeki “hayat süren leşlerin” üzerine serpilmiş… Yani tasalanma Türköne, bizim mahallede sizdeki kadar dahi dayanışma yok…

 

Mehtap Yılmaz Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle