Peygamber aşığı şâir Fuzûli’nin vefâtı (10 Ocak 1556)
Peygamber aşığı şâir Fuzûli’nin vefâtı (10 Ocak 1556)
HALİT KANAK
1483 yılında Bağdat-Kûfe yolu üzerinde, Bağdat’ın 100 km. güneyinde, Fırat’ın önemli kollarından biri olan Sûrâ nehri kıyılarında yer alan Hille’de dünyaya gelen Fuzûlî, Türkmenlerin Bayat boyundandır. Kendisi de Türkçe ve Farsça dîvânlarının önsözünde ana dilinin Türkçe olduğunu açık bir şekilde belirtmektedir.
Babasının adı Süleyman, asıl adı ise Mehmed olan Fuzûlî’nin Arapça, Farsça ve Türkçe dîvân oluşturabilecek kapasitede şiirler yazması onun yüksek düzeyde bir eğitim aldığını göstermektedir . Bu sebeptendir ki ilim irfan erbâbı kendisine “Molla Fuzûli” ya da “Mevlânâ Fuzûli” demişlerdir. O, bu yönünü şiirlerine de yansıtmıştır.
Nitekim kendisi de, “İlimsiz şiir, esası (temeli) olmayan bir duvar gibidir. Esassız duvar da aslâ mûteber değildir” diyerek önce ilmî çalışmalarını tamamlamış, sonra da doğuştan gelen yeteneği ile şiirlerine devam etmiştir. Türkçe Divânın’ın ön sözünde anlattığına göre küçük yaşta öğrenime başladığını ve âşıkâre şiirler okuduğunu, sonra da okuduklarını kaleme aldığını, bir taraftan da şiirlerinin bilimden uzak olmaması için akli ve naklî ilimleri tahsil etmiştir.
Ancak âdet üzere olduğundan kendisine bir mahlas seçmesi gerekmektedir. Farsça Dîvân’ının önsözünde bu konuya değinen Fuzûli, kendisi için düşündüğü bir mahlasın başka bir şâir tarafından kullanıldığını görünce, kendisine ve başkasına zarar vermemek adına ortak mahlas kullanmaktan vazgeçer ve kimsenin kullanmayacağını düşündüğü “Fuzûli” mahlasını seçer.
Bilhassa Türkçe şiirleri bakımından kendisine ikinci Ali Şir Nevâi denildiği gibi, “Şâir-i mâder zâd” yâni “Anadan doğma şâir” denen Fuzûlî’nin hayatı; doğduğu Hille Şehri ile Kerbelâ ve Necef çevresinde geçer.
Bölge; Akkoyunlular, Osmanlılar ve Safeviler arasında birkaç kez el değiştirdiğinden, Fuzûli ilk kasidesini Akkoyunlu Elvend Bey’e ve Şah İsmâil’in 1508’de Bağdat’ı ele geçirmesi üzerine Safevilerin Bağdat valisi olan İbrâhîm Han Musullu’ya da iki kaside ve bir terci-i bend sunup onun himayesine girmiştir. İbrâhim Han’ın ölümü üzerine de 1527 yılında yeniden Necef’e geri dönüp Necef’te bizim de ziyâret etme imkânı bulduğumuz Hz. Alî Türbesinde bir müddet türbedarlık yapar.
Kanûnî Sultan Süleymân 1534 yılında Bağdat’ı feth edinceye kadar bu böyle devam etmiştir. Bilindiği gibi; Osmanlı-Türk Ordusu’nun fethi İbrâhim Paşa’nın 28 Kasım 1534’te Bağdat’a girmesiyle gerçekleşmiş, ertesi günü Bosna-İzvornik Sancak Bey’i Cafer Bey kalenin anahtarlarını büyük Türk Hâkânı’na getirip teslim etmişti. (Bu hizmetinden dolayı Kânûni’den 500 duka altın hediye almıştır.)
30 Kasım’da ise büyük bir merâsimle (1508’den beri Safevî’lere aitti) Bağdat’a giren Kânûni’yi bir sürpriz beklemektedir. Büyük âlim ve şâir Fuzûli, “Geldi burc-ı evliyâya pâdişâh-ı nâm-dâr” mısrası ile tarih düşürdüğü 70 beyitlik meşhûr kasidesini Kânûni’ye takdim eder. Bu jestinden dolayı padişahın emriyle de kendisine günlük 9 akça maaş bağlanır. Fuzûli ayrıca Kanûnî’ye birbirinden kıymetli iki kaside ve bir terkîb-i bend de sunar.
Bununla yetinmeyen Fuzûli, Kanûnî ile birlikte Bağdat’a gelen Sadrazam İbrahim Paşa, Kazasker Kadir Çelebi, Rüstem Paşa ve Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye, daha sonra Bağdat’a vali atanan Ayâs Paşa, Üveys Paşa ve Lala Cafer Paşa’ya da kasideler sunmuştur.
Fuzûlî’nin tanınırlığının nişânesi 3098 beyitten oluşan “Leylâ ve Mecnûn” adlı eserini de Bağdat ve Halep Beylerbeyi Üveys Paşa’ya takdim eder.
Fuzûli’nin yazdığı her mısra, her beyit altın değerindedir. Bunun altında Fuzûli’nin gerek Necef ve Kerbelâ’da, gerekse Bağdat’ta beslendiği mânevî hava yatmaktadır. Bu durum Fuzûli’ye ayrıca güzel bir mâneviyat ve derinlik kazandırmış ve böylece edebiyattaki o mümtaz mevkiine yerleşmiştir.
O; Hazreti Ali, Hazreti Hüseyin, İmâm-ı Âzâm, Abdülkadir Geylâni, Hallâc-ı Mansûr, Seyyid Ahmed-i Rifâî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Mârûf-i Kerhî gibi Allah dostu büyüklerin diyârında bereketlenmiş, bu da şiirlerine yansımıştır.
Zaten Kur'an-ı Kerim'de 227 Ayet-i Kerîme’den oluşan “Şâirler” anlamına gelen “Şuârâ” sûresi vardır..
Fuzûlî, bu arada Bağdat’ın fethinde Hayâlî Bey, Taşlıcalı Yahyâ Bey gibi ünlü Osmanlı şairleriyle de tanışarak ebedî dostluklar kurar.
Gün gelir Bağdat’ta dört ay kalan Kanûni, 18-23 Mart tarihleri arasında Kerbelâ ve Necef’i de ziyaret ettikten sonra İstanbul’a hareket eder. (Bu müddet içinde bütün Irak fethedilmiş, hiçbir ciddi direniş olmamıştır. Basra'daki Arap Prensi Raşid bizzat Bağdat’a gelerek Türk Hâkânı’nın elini öpmüştür.)
Fakat bir müddet sonra Kânûni’nin bağlattığı maaş ödenmez olur. Bunun üzerine Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye;
“Selâm verdim rüşvet değildir diye almadılar..” diye başlayan meşhûr Şikâyetnâmesini sunar.
Buna rağmen durumunda düzelmez olmayınca sıkıntılarından dolayı başkent İstanbul’a gitmek ister. Bunun için Kânûni’nin Hürrem Sultan’dan olma oğlu Şehzâde Bâyezid’e mektup yazar. Mektubun da Bağdat ve Kerbelâ gibi yerlerde kıymetinin bilinmediğini, bu sebeple onun yanına gitmekten başka bir isteğinin olmadığını ama yol parası olmadığı için bunu gerçekleştiremediğini belirtir.
Fakat bu isteğine kavuşamaz ve çıkan vebâ salgınında 10 Ocak 1556’da Rahmet-i Rahmân’a kavuşur. Ondan geriye; aşkıyla yanıp tutuştuğu Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazreti Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz için yazdığı başta “Su Kasidesi” olmak üzere yüzlerce şiir ve kasideler kalır.
Peygamber sevgisinden dolayı Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin radiyallahü anhum Efendimizin Kabr-i Şerifleri yanına defnedilmesini vasiyet etmiştir. Vasiyeti yerine getirilir…
Fuzûli’nin Hazreti Hüseyin’in türbesi ile Hazreti Abbas’ın türbesi arasında ki kabri..