• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

II. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Almanya ve Japonya’ya savaş ilânı (23 Şubat 1945)

24 Şubat 2024
A


Halit Kanak İletişim:

23 Ağustos 1939'da Moskova'da Almanya Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ve Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov tarafından saldırmazlık paktının imzalanması İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerini beraberinde getirmişti. Bu anlaşmayla iki ülkeden her biri diğerinin düşmanına yardım etmeyeceğine ve ittifak yapmayacağını taahhüt ediyordu. 

Almanya’yı bu anlaşmaya iten sebep ise göz koyduğu Polonya’yı ilhak ederken kendisini savaşla tehdit eden İngiltere’ye karşı doğu tarafını garanti altına almaktı. Çünkü Almanya tâ Birinci Dünya Savaşından itibâren, yapılan 400 maddelik Versay Anlaşması’nı içine sindirememiş, zâten hiçbir maddesine uymadığı Versay Anlaşmasıyla kendisine haksızlık edildiğine inanmaktaydı. 

Alman siyasetinin içinde bu durumu sürekli gündeminde tutan Adolf Hitler iktidara gelmeyi başardı ve ilk işi Versay Anlaşması’nı resmen çöpe atmak oldu. Artık Almanya; Versay Anlaşmasıyla Belçika, Çekoslovakya ve Polonya’ya bıraktığı topraklarına kavuşma vaktinin geldiğini düşünerek harekete geçti.

Hitler önce Versay Anlaşması gereği yasak olan ordusunu kurdu ve büyüttü. Yine yasak olan hava kuvvetlerini kurarak büyük uçak filoları oluşturdu. Ardından vakit geçirmeden görüşmesi bile yasaklanan Avusturya’yı topraklarına kattı. Bu fiili duruma hayrettir ki İngiltere ve Fransa’dan ciddi bir tepki gelmedi. Sonra Çekoslovakya’nın Südetler Bölgesinde hak iddia etmeye başladı.

Burada İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain devreye girerek arabuluculuğa soyundu. Hitler’e teklifi, “Başka bir talebin olmayacaksa istediğin Südetler Bölgesini sana verebiliriz” oldu. Hitler söz verdi. Üstelik İngiltere, Fransa ve İtalya Başbakanları huzurunda 29 Eylül 1938 tarihli Münih Anlaşmasıyla da bunu teyit etti. İngiltere Başbakanı Chamberlain bölgeye barışı getirdiğinden oldukça emindi. 

Fakat Hitler hiç de öyle düşünmüyordu. Südetler Bölgesine adımını atar atmaz bütün Çekoslovakya’yı bir anda yuttu. Bu durum karşısında İngiltere Başbakanı Chamberlain kendisini aşağılanmış hissetti. Hitler bununla da kalmayıp Polonya’ya doğru askerî hareketliliğini devam ettirdi. Bunun üzerine İngiltere, Polonya’ya girmesi halinde Polonya’nın toprak bütünlüğünü koruyacağı yönündeki ültimatomunu Başbakan Chamberlain üzerinden Hitler’e iletti.

Hitler, bu ültimatomu da dikkate almadı. Sadece, Polonya’ya girmeden önce İngiltere ile savaş çıkma ihtimaline karşı doğu cephesini sağlama alması için Sovyetler’le anlaşmasının yeterli olacağını düşündü. Dışışleri Bakanı Joachim von Ribbentrop’u bu iş için görevlendirdi. Ribbentrop, Berlin’deki Rus diplomatlarla anlaşmanın zeminini oluşturduktan sonra Moskova’ya uçtu. Sovyet Lideri Stalin, Alman Dışişleri Bakanını bizzat karşıladı ve 23 Ağustos 1939’da yukarıda belirttiğimiz saldırmazlık paktı iki ülke arasında imzalandı.

8 gün sonra da 1 Eylül 1939’da saatler 04:40’ı gösterdiğinde Alman birliklerinin Polonya’ya ilk saldırısı başladı. Alman hava kuvvetleri 1.150 uçakla Wielun kentini bombalar ve daha ilk saldırıda kentin dörtte üçü yok olur, 1200 kişi ölür. Bombardımandan beş dakika sonra Alman savaş gemileri Polonya’nın Gdansk şehrinin ortasından geçen Martwa Vista Nehrinin denize döküldüğü yerde oluşan Westerplatte yarımadasındaki ikmal depolarına saldırır.

3 Eylül’de İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş açsa da Polonya’yı kurtaramaz. Ama dünya savaşı da başlamış olur. Polonya Hükümeti 17 Eylül’de çok az sayıdaki uçaklarının 98’ini de alarak Romanya’ya sığınırken, aynı gün Sovyetler Polonya’ya saldırır. Böylece Alman-Sovyet ittifâkının gizli toprak paylaşımı ortaya çıkar. 

Bu ittifak aslında 23 Ağustos Moskova saldırmazlık anlaşmasının gizli maddeleridir. Letonya, Estonya, Litvanya ve Finlandiya Sovyetlere verildiği gibi, Polonya’nın yarısı da verilmiştir. Bu durum, 1946 yılında yapılan meşhûr Nürnberg Mahkemelerinde ispat edilecektir ve bundan dolayı Alman dışişleri bakanı Rıbbentrop burada takım elbisesi ile idam edilecektir.

İşte bu ittifakın ortaya çıkmasından sonra İngiltere ve Fransa 19 Ekim 1939 tarihinde Türkiye ile “Üçlü İttifak Antlaşması” imzalar. Bu anlaşmaya göre, İngiltere, Türk savaş pilotlarının uçuş eğitimlerini, İngiltere’de Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından verilmesini kabul etti. 

Fakat savaşın 10 Haziran 1941’de Almanların Paris’i işgâl ederek Fransa’yı saf dışı bırakması üzerine Türkiye 18 Haziran 1941 tarihinde de Almanya ile “Türk-Alman Saldırmazlık Paktı” imzalar. Bu anlaşmalar Türkiye’nin tam olarak tarafsız kalmadığını ve sadece kendisine yönelik bir saldırı halinde savaşmaya hazır olduğunu göstermiştir.

Fakat Hitler’in düşüncesinde Sovyetler’i işgâl etmek fikri vardır. Bundan dolayı, Rusya’ya girdiğinde kendisine batılı müttefiklerinden Türkiye üzerinden gelecek bir saldırıyı önlemek için 18 Haziran’da bu anlaşmayı yaptığı anlaşılacaktır. Çünkü Adolf Hitler’e göre Sovyet Komünizmi mutlak suretle ezilmeliydi. Slavlar Hitler’in gözünde zâten aşağılık bir insan ırkıydı ve bu ırk aslında, Sovyet Komünist rejimi altında bütün dünyaya anarşi ve yıkım getirmek isteyen küresel YAHUDİ zihniyetine hizmet ediyordu. 

Nihayet Almanya, Türkiye ile yaptığı saldırmazlık anlaşmasından 4 gün sonra 22 Haziran 1941 yılında müttefiki konumundaki Sovyet Rusya’yı işgâl etmek için Barbarossa Harekâtı’yla II. Dünya Savaşı’nın Doğu Cephesini yıldırım savaşıyla açar. (Harekâta ismi verilen Alman İmparatoru Barbarossa Papa’nın topladığı 600 bin kişilik sürüyle güyâ Kudüs’ü kurtarmak için geldiği Anadolu’da Selçuklu Sûltân’ı II. Kılıçarslan tarafından 560 bini gerilla savaşıyla Anadolu yaylarına gömülmüş, Kutsal Roma Cermen İmparatoru Friedrich Barbarossa da 10 Haziran 1190 günü Ekşiler köyü yakınlarında Göksu Irmağı'nda boğularak ölmüştür. Hitler’in Rusya macerâsı da öyle olacaktır.)

21 Haziran 1941’de Almanların saldırmazlık anlaşmasını bozarak Sovyet Rusya’ya Baltık’tan-Kiev’e kadar geniş bir cepheden girmesi ve işgâle başlaması üzerine Erdek’te subay olarak görev yapan Alparslan Türkeş, Nasyonal Sosyalist Adolf Hitler’i hiç sevmese de, Komünist Rusya’nın kızıl pençesi altında esir Türklerin kurtarılmasını cân-ı gönülden istediğinden, bütün subaylara muhteşem bir ziyâfet vererek burada, “Kızıl Sovyet Rusya’nın çökeceğini ve esaret altındaki Türk ülkelerinin hürriyetlerine kavuşacağını, Turan’ın kurulacağını, böylece Kızılelma’ya ulaşacaklarını” dile getiren bir konuşma yapmıştır…

Rusya içlerinde hızla ilerleyen Almanya Ukrayna üzerinden Kırım ve Kafkasya’ya ulaşmış, hatta Doğu Cephesi’ni gezdirmek için Türkiye’den kıdemli bir asker istenince, Hükümet Gazze doğumlu Orgeneral Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet Paşa’yı göndermiştir. Paşa, 4 Ekim 1941'de Almanya'nın gönderdiği junker tipi uçağı ile Yeşilköy’den havalanır. 22 gün sürecek gezi Bulgaristan ile başlar. Romanya’dan sonra Odessa’ya geçilir. Burada Hitler’in Karargâhında bizzat Hitler tarafından 28 Ekim 1941 tarihinde saat 15.00’te harita başında uzunca brifing verilir. 

Fakat; ne Türkiye’nin Almanya ile 1941 Haziran’ında yaptığı anlaşma, ne de ekim ayında Hitler’in bir Türk Generaline verdiği brifing, ABD’nin hoşuna gitmez. Ve Türkiye’ye yaptığı yardımı keser. Ancak İngiltere’nin devreye girmesi üzerine 30 Kasım 1941 tarihinden itibaren yardımlara yeniden devam eder. 1941-1944 yılları arasında ABD Türkiye’ye yaklaşık 95 milyon dolarlık savaş malzemesi yardımı yaptığı halde 1944 Mart’ında Türkiye ile İngiltere arasında Türkiye’nin savaşa katılması yönündeki müzakereler sonuçsuz kalınca Amerika Türkiye’ye yaptığı yardımları 1 Nisan 1944 tarihinde bir kez daha keser. 

Bu durum, Türkiye’nin Almanya ve Japonya’ya 23 Şubat 1945’te savaş ilân etmesine kadar sürer. Bu tarihten sonra ise askerî yardımlar yeniden başlar ve aynı gün Amerika ile Askeri Yardım Antlaşması imzalanır. Bu da yetmez; 12 Temmuz 1947 tarihinde ABD’yle daha kapsamlı bir askeri yardım antlaşması imzalanır. Bunun adı ABD dışişleri bakanı Marshall’a istinâden Marshall yardımı ismini alarak, II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konmuş Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Marshall programından 16 ülke yararlanmış ve ABD'den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. Birilerinin dediği gibi Menderes geldi Amerika yardımları başladı, Marshall yardımı Menderes ürünüdür sözleri gerçeği yansıtmamaktadır. 

İkinci Dünya Savaşı bütün hızıyla devam ederken, yaptığı anlaşmalarla tarafsızlığını yitiren Türkiye yine de savaşın dışında kalmak için mücadele etmiştir…

Biraz geriye gidecek olursak; Churchill, 8 Kasım 1942’de Stalingrad’ın Alman kuşatmasından kurtarılmasından sonra Türkiye’nin 1943’ün baharında savaşa girmesi için vaktin geldiğine inanarak 30 Ocak 1943’te Adana’ya gelir, İnönü ile görüşür ancak umduğunu bulamaz. Churchill 11 Aralık 1943’te ABD Başkanı Roosevelt ile Tahran dönüşü Kahire’ye uğrayarak İsmet İnönü ile bir görüşme daha yapması neticeyi değiştirmez, bu durum da müttefiklerin hoşuna gitmemiştir.

Diğer taraftan 1943 yılına gelindiğinde, zayıflayan ve yer yer geri çekilen Almanya’ya karşı, Türkiye’ye  yeniden savaşa katıl baskıları yapılmaya başlanmıştır. Türkiye’nin bu baskılara aldırmamazlık göstermesi müttefiklerle ilişkilerin bozulmasına neden olunca, Türkiye daha fazla ileri gitmeme adına ve bozulan İlişkileri yoluna koymak için bâzı adımlar atmaya karar verir.

Attığı en önemli adım ise 2 Ağustos 1944’te Almanya ile diplomatik ilişkileri kesmesi ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Steinhardt’ın 28 Aralık 1944 tarihinde Dışişleri Bakanı Hasan Saka ile yaptığı görüşmede, müttefiklerin Türkiye’nin Japonya ile olan siyasi ve iktisadi ilişkilerini kesmesini istediklerini söylemesi üzerine de 6 Ocak 1945 tarihinde Japonya ile diplomatik ilişkilerini kesmesi olmuştur. Böylece önemli bir adım atmış olduğu gözlemlenmiş ve bu adım müttefikler nezdinde olumlu karşılansa da yine de Sovyetler Birliği bunu yeterli bulmamıştır. 

Çünkü Sovyet lideri Josef Stalin, Türkiye’nin doğrudan Almanya’ya savaş açmasını ısrarla istemektedir. Eğer bu adımı atmayacak olursa, yaptığı anlaşmaların feshedilerek kendi başına bırakılmasını istemektedir. Türkiye’nin kendi başına kalması demek, doğrudan Sovyetler’in hedefi olmak demektir. 

Sovyetler bu arada zâten Türkiye’ye gözdağı vermek için 1944’ün Eylül’ünde hemen yanı başımızda bulunan Bulgaristan’a girerek işgâl etmiş, yetmemiş orada bir de komünist rejim  kurmuştur. Bu durum Türkiye’yi oldukça tedirgin etmiştir. 

Ayrıca bir de 4-11 Şubat 1945 tarihinde Rusya, ABD ve İngiltere arasında yapılan Yalta liderler Konferansında Birleşmiş Milletler Cemiyetinin San Fransisko’da kurulma kararının alınması, Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olmanın birinci şartının ise 1 Mart 1945 tarihinden önce Almanya ve Japonya’ya savaş açmak olduğu şartı getirilmesi, Türkiye’yi dönülmesi zor bir viraja getirmiştir. Üstelik Sovyetlerin Türkiye’den toprak talebi ile Boğazlarda üs istemesi Türkiye’nin, bölgesel paylaşım düzenlemelerinde kendisi aleyhine kararlar alınması endişesini artırmıştır.

Türkiye karar aşamasındadır. İsmet İnönü toplantı üstüne toplantı yapar. Bütün Hükümet diken üstündedir. Sabahlara kadar süren toplantılar sonrasında Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olma konusu Türkiye’yi savaşa girme noktasında mecbur bırakır.

Ve sürenin dolmasına 6 gün kala yâni 23 Şubat 1945 tarihinde Türkiye, Almanya ve Japon İmparatorluğu'na savaş ilân etmeye karar vermiştir. Savaş ilânı, özel oturumla toplanan TBMM’de Başbakan Şükrü Saracoğlu'nun yaptığı konuşmada verilen önergeyle gündeme gelmiş, yapılan oylamada oybirliğiyle kabul edilen karar derhal Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Böylece 23 Şubat 1945’te Türkiye resmen müttefiklerin yanında savaşa girmiş olur. Ancak Türkiye askeri çatışmalara doğrudan katılmamış, müttefiklere malzeme tedariki ile sınırlı kalarak Japonya ve Almanya’ya politik ve ekonomik ambargo uygulamıştır. Bu ambargonun başında Almanya’ya yapılan krom ihracatının durdurulması gelir. Savaşta kullandığı hemen her malzemenin hammaddesi konumunda olan krom Almanya’nın can damarıdır ve bu damar Türkiye tarafından kesilmiş olur.

1939 ve 1941 yılları arasında; Polonya, Danimarka, Norveç, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, Yugoslavya, Yunanistan ve Sovyetler Birliği'ni işgâl eden Almanya 1944’lere geldiğinde bütün cephelerde bir bir yenilmiştir. Özellikle Saint Petersburg’ta Nâzilerin yenilmesinde en önemli pay Tuva Türklerinin olmuştur. Nazi birliklerine aniden saldırarak girdikleri her mevziyi darmadağın eden Tuva Türklerine Almanlar “Der Schwarze Tod” (Kara ölüm) diyorlardı. Buradaki önemli başarılarından dolayı Rusya’da ya genelkurmay başkanı, ya da savunma bakanı teamüller gereği her dönem Tuva Türk’ü olmuştur, bu gelenek hâlen devam etmektedir.

(Başkenti Kızıl olan ve Turan, Erzin, Aktoprak gibi şehirleri olan Tuva Cumhuriyeti Sovyetler Birliğine dâhil edilememiş 1921-1944 yılları arasında bağımsız yaşamış savaşçılığı ile bilinen bir Türk cumhuriyetidir. 11 Ekim 1944'te SSCB'ye kendi istekleri ile bağlanmışlardır.)

Bir rivayette ise Stalin’in emri ile Gerasimov tarafından Semerkand’ta Timur’un mezarının açılması Rusya’nın başına belâ açılmasına sebep olmuştur. Semerkand’ın yaşlıları kabrin açılmasından önce Gerasimov ile adamlarına “Mezarın kazılması halinde memleketin başına bir felâket geleceği” konusunda asırlardır vârolan efsaneyi ve mezartaşındaki “Kim ki mezara saygısızlık eder, Allah’ın lânetinden kurtulamaz” şeklindeki kitabeyi hatırlatıp, “Yapmayın” derler ama dinletemezler.

Askerler 19 Haziran 1941’de türbenin etrafını çevirip, halkı uzaklaştırırlar. Gerasimov mezarı açıp Timur’un kemiklerini çıkarır. Ancak beklenen lânet de tam üç gün sonra, 22 Haziran’da gelir. Nazi Almanyası Moskova’ya savaş ilân edip Sovyet topraklarını işgâle başlar. Ne zaman ki, Moskova’da kemikler üzerinde incelemeler biter ve dinî vecibelerle yerine konunca St. Petersburg’da savaş kazanılır…

23 Şubat 1945 tarihini takip eden aylarda ise, Sovyet Rusya mayıs başında Berlin’e girer. Bu Almanya’nın kayıtsız şartsız yenilgiyi kabûl etmesiyle sonuçlanır. Japonya ise; 6 Ağustos 1945 Pazartesi günü saat 08:15'te Amerika Birleşik Devletleri'nin Uranyum-235 tipi "Little Boy" (küçük çocuk) isimli atom bombası ile Hiroşima'ya ve 9 Ağustos 1945’de Plütonyum-239 tipi "Fat Man" (şişman adam) isimli atom bombası ile Nagasaki'ye gerçekleştirdiği saldırı sonucu teslim olur. Bu da 60 milyondan fazla insanın ölümüne yol açan 2. Dünya Savaşı’nın bittiğinin ilânı olur. 

Bizim de kayıplarımız vardır. İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1 Eylül 1939'dan bitişine kadar Türk ordusuna bağlı birliklerin bu tarihler arasında teyakkuzda kalması bâzı kayıpları beraberinde getirir. Bu dönemde vefât eden gencecik askerlerimizin kayıpları 1951'de Milli Savunma Bakanı Hulûsi Köymen tarafından açıklanmıştır. 6 yıla yakın süren savaşta Türk ordusu günde ortalama 13 asker, toplamda 22.663 asker kaybetmiştir. 

Bu kayıpların en acıklısı Akdeniz’de yaşanmıştır. Yapılan anlaşma gereği İngiltere’de pilot eğitimi alacak pilot adayları ve personeli taşıyan Refah Vapuru; 68 deniz eri, 63 deniz astsubayı, 19 deniz subayı ile başlarında 1 hava subayı olduğu halde 18 hava harp okulu öğrencisi, bir de refakatçi İngiliz subayla birlikte 23 Haziran 1941 günü Mersin Limanından ayrılır. Yolculuğun henüz beşinci saatinde denizaltıdan atılan bir torpido ile Refah Vapuru denize gömülürken 169 kişi de şehit olur.

İkinci grup pilot adayları güvenli olduğu için Afrika’dan geçerek Atlas Okyanusu üzerinden 1942 Mayıs’ında Londra’ya ulaşır. Daha sonra Hava Kuvvetleri komutanı olacak olan Emin Alpkaya bu grubun içerisindedir. Grupta biri daha vardır. Bu; Hava Harp Okulunu derece ile bitiren Enver Paşa’nın oğlu Ali Enver’dir.

TBMM’nin 5 Temmuz 1939 yılında yapılan oturumunda çok özel bir kanun çıkarılmıştı. Kânun; Osmanlı Hânedanının 3 Mart 1924 Mart'ında sınırdışı edilmeleri ile Fransa'da yaşayan Naciye Sultân'la Enver Paşa'nın çocukları Mehpayker, Türkân ve Ali Enver ile Enver Paşa'nın şehit edilmesinden sonra Naci'ye Sultân'la evlenen Enver Paşa'nın kardeşi Mehmet Kâmil'den olma kızları Rânâ’nın yurda dönmelerinin serbest bırakılmalarını içeriyordu.

Ali Enver, Türkiye’ye geldikten sonra babası Enver Paşa'nın vasiyetine uyarak amcası Nuri Paşa'nın teşvikiyle Hava Harp Okuluna girmiş ve başarıyla mezun olduktan sonra da kurs için İngiltere'ye gönderilmişti. (Daha sonra Enver Paşa’nın oğlu olduğu gerekçesiyle kurmay yapılmayınca askerlikten ayrıldı.)

O sıra Londra’da büyükelçi olan Rauf Orbay, bir görüşme esnasında İngiltere Başbakanı Churchill'e Enver Paşa'nın oğlunun Londra'da olduğunu söyler. Churchill heyecanlanır ve bir an önce Ali Enver'le görüşmek ister ve ilk fırsatta makamında misafir ettiği genç havacı Ali Enver'le sohbet ederken, sohbet esnasında bir ara Ali Enver'e "Biliyor musun Ali, baban benim siyasi hayatımı uzun yıllar geriye attı. Baban Enver Paşa yüzünden ancak 25 yıl sonra Başbakan olabildim" der.

Churchill'in bahsettiği konu, her ânı kahramanlıklarla dolu olan ÇANAKKALE ZAFERİ ve onun Kahraman Komutanı Başkumandan ENVER PAŞA'dır. Çünkü Çanakkale hezimetinin faturası İngiltere Bahriye Nâzırı olarak Çanakkale savaşlarını yöneten Churchill'e kesilmiş ve görevinden istifa ettirilmek zorunda bırakılmıştı.

İşte o dönem, yâni 1945 tarihine kadar eğitim için İngiltere’ye giden pilotlarımızdan eğitim esnasında uçakları düşmek sûretiyle şehit olanlar vardır. Bu şehitlerimiz Brookwood mezarlığına yan yana defnedilmişlerdir. Burada tam tamına 14 pilotumuz yatmaktadır. Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’nin hanımları Atiye Mehiste Hanım ile kızı Dürrüşehvar Sûltân’ın da kabirleri bu mezarlıktadır.

İki bin dönüm üzerine kurulu Avrupa’nın en büyük mezarlığını, bir ara bizi Kıbrıs’ta misafir eden ve tanışmaktan son derece memnun olduğum Kıbrıslı işadamı Ramadan Güney tarafından 1985’te satın alınmasıyla şehit pilotlarımızın bulunduğu kısım Türk Hava Şehitliğine dönüştürülmüştür. Cenâb-ı Allah’tan 2. Dünya Savaşı sırasında içeride ve dışarıda vefât eden askerlerimize rahmet dilerken, Allah’tan bir başka dileğimiz de 3. Dünya Savaşı çıkarmak isteyenlere akıl, fikir, iz’an vermesi yönünde olacaktır… 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

millete zulmetmekten ,ezan namazla uğraşmaktan vakit bulamadı heykelciler

bağırsan sesini duyacak adaları verdiler yunan itine, Kıbrısın tapusu bizde olduğu halde yinede bir karış fayda sağlayamadılar,Menderes olmasaydı Kıbrısa garantörde olamazdık, şimdi suriyede pkk devleti kurmak istiyorlar , onada ses çıkarmıyor bu heykelciler...gavura dik duracaklarına, şeriat düşmanlığını tercih ederler...milli güvenlik meselesi oldular ! yinede oy topluyorlar müslüman ülkede !

Uğur

Güzel anlatmışınız her zamanki gibi, ama Versailles Antlaşması bizim Sevr gibiydi ve hatta daha kıyıcıydı yahu! Bu antlaşma yüzünden Almanların başlıca sanayi bölgesi Ruhr Vadisi işgal edilmişti ve dahası en eski çağlardan beri bir hayvancı çoban ırkı olan Almanların ineklerinden gelen et ve süte bile el konarak Alman kızanları aç bırakılmıştı. Yetersiz beslenmeden dolayı Alman kızancağızları patır patır dökülüp ölüyordu. Amsterdam-Londra-Paris-Boston-Washington şeytan beşgeninde merkezlenmiş Kuzey Atlantikli Pembe Zengin Adam, yani bence hadisişeriflerde haber verilen Mesih-i Deccal Almanlardan da böyle hınç alıyordu, nasıl ki aynı sıralarda bizlerden de alıyor idiyse. Kendisi de bir fakir Avusturyalı Alman köylü çocuğu olan Adolf Hitler elbette buna razı olmayacaktı! Deccal ve ona itaat eden gerizekalı milyarlar işte böyle tek bir köylü çocuğunun üstün sabırlı iradesine yenildiler. Efsanevi Kudüs müftüsü ve Filistin direnişinin kurucusu Hazret-i Hacı Emin el-Hüseyni'yi de arkadaş edinen bu adamcağız doğru düzgün silahı bile kalmamış bir Almanya ile milyarlarca kişilik Deccal ordularını Allah'ın izniyle dize getirdikçe getirdikçe getirdikçe getirdi ve böylece, birkaç ayda biter sanılan harp 6 sene sürdü. Deccal'in böğrüne hançer saplandı. Hitler kaybetmiş görünürken bile kazandı. Çünkü parça parça bölünüp yutulması planlanan Almanya gerçi epey küçülse de ana gövdesi bölünmedi. Hitler ile Hess ve Goebbels gibi birkaç arkadaşı tek başlarına Kuzey Atlantik deccallerini öyle korkutmuşlardı ki bir daha Almanya'ya ekonomikman işkence etmeye cesaret edemediler, gerçi gizlice sömüredursalar da en büyük sanayi ülkesi olarak bırakmak zorunda kaldılar. Hitler'in en zayıf şahsiyetli dostu Hess'ten bile ve onun 90 küsur yaşındaki hâlinden bile öyle titreyerek korktular ki mahpus kaldığı Spandau hapishanesinde onu o yaşta intihar süsüyle yok etmeye mecbur kaldılar, tam bir âciz gerizekâlı gülünç komik korkaklar sürüsü olarak. Deccal şimdilerde yine dikleniyor, çünkü fakir ama onurlu Tuna boyluları çocuğu Adolf'ün sapladığı hançerin yarası şimdilerde geçti. O yüzden yine başladı, diyor ki et ve tavuk çevreye zararlıymış, bizler pis fakirler ve orta hâlliler olarak et ve tavuk yerine böcek ve solucan yemeliymişiz. Böylece hayvancı Almanları etlerinden, çiftçi bizleri tavuğumuzdan mahrum etmeye çalışıyorlar. Ama bir gün yeni bir Adolf çıkar ve Uluslararası Pembe Zengin Adam'ı yani bence hadislerde haber verilen Deccal'i İskender Kebap yapıp köpeklere onun cesediyle ziyafet çeker ve böylece bu iş biter. Belki de bu yeni Adolf yine Tuna boylarından, ama bu sefer bizim Aşağı Tuna havalisinden çıkar. Büyük Skender'in ordusundaki Getalar (daha sonra Osmanlı devrindeki pehlivan Deliormanlılar) ve diğer Trakların torunları olarak böylece bu Skender kebap işini biz yaparız.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23