Bir Peygamber aşığı Şâir Nâbi (vefâtı 13 Nisan 1712)
Bir Peygamber aşığı Şâir Nâbi (vefâtı 13 Nisan 1712)
HALİT KANAK
"Bende yok sabr-u sükûn, sende vefâdan zerre;
İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere."
Nâ ve bî kelimeleri Farsça’da “yok” manasına geldiğinden, şâirimiz iki kere yok mânâsına “Nâbi” mahlasını kendisine uygun görmüştür. Üç dilde (Türkçe-Arapça-Farsça) şiir yazabilen Nâbi’nin ismi Yusuf’tur. Sonradan yolları kesişecek olan Sûltân IV. Mehmed Hân’ın dünyaya geldiği 1642 yılında Urfa’da (Ruha) doğmuştur. Babası, Hacı Gaffarzâdeler sülâlesinden Seyyid Mustafa dedesi Seyyid Mahmud’tur.
Orta halli bir ailede gerekli eğitimi aldıktan sonra edebi becerisi onu arzuhalcilik yapmaya yöneltmiştir. Ancak herkesin dikkatini çekecek şekilde de şiirler de yazıp söylemeye başlamıştır. Halveti Şeyhi aynı zamanda iyi bir şâir olan Ramazan Şâni Efendi’den etkilendiği düşünülmektedir.
Nâbi; Urfa’da bir mahalleye adı verilen Gâzi Halife’nin -şimdiki Kurtuluş Mahallesi- oğlu Halveti Şeyhi Ramazan Şâni’den etkilenerek Peygamber sevgisini ön plana çıkarmıştır. Bey Kapısının dışında eski buğday pazarının yakının da bulunan yeşile boyanmış kınalı türbesinde yatan Mutasavvıf Şâir Ramazan Şâni’nin Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili bir şiirinin ilk ve son beyiti şöyledir;
Ey Fahr-i Cihân Seyyid-i kevneyn Muhammed
Ve’y nûri dil-i dide-i kevneyn Muhammed
Geldi kapına Şâni bilür sehv-i hatasın
Reddetme anı ey şeh-i kevneyn Muhammed ..
Urfa ve çevresinde, sosyal hayatı olumlu yönde etkileyen yoğun bir tasavvuf kültürü vardır. Hemen her tarikatın kolları Urfa’da insanların dünyevî ve uhrevî hayatlarına nizam vermektedir. Nâbi döneminde tekke ve zâviyelerin dışında eğitim veren 21 medrese vardır. Nâbi bu medreselerde okumuştur, Arapça ve Farsça şiir yazacak şekilde kendisini yetiştirmiştir.
Nitekim, Şeyh Ramazan Şâni Efendi, Meczup Hüseyin Dede’nin oğlu İshak Çelebi’yi yerine halife bırakarak 1665 yılında dünyasını değiştirince Urfa’da durmak istemez.
Çareler aramakta iken Urfa Mutasarrıfı’nın (muhtemel Rakka ve Urfa mutasarrıfı Kadızâde Hüseyin Paşa) telkiniyle aynı yıl İstanbul’a gider. (Bu gidişine ayrıca 54 yıl önce Urfa’da vefât eden Şeyh Yakup Kalfa Hazretleri’nin de rüya yoluyla Nâbi’ye İstanbul’a gitmesi için telkinde bulunduğu ve onu cesaretlendirdiği rivâyet edilir..)
İstanbul’a gelen Yusuf Nâbi dâvet edildiği bir dost meclisinde dönemin kudretli padişâhı Sultan IV. Mehmed’in musâhibi (manevi kardeş, yol kardeşi) olan ikinci vezir Mustafa Paşa ile tanış(tırıl)ır. Paşa, arzuhalcilikten gelme tecrübesini ve doğuştan edebi yeteneğini görünce Urfa Mutasarrıfı’nı da referans alarak Nâbi’yi kendisine kâtip yapar. Bir daha da ayrılmazlar.
Böylece Nâbi, kendiside bir şâir olan ve “Vefâî” mahlası kullanan IV. Mehmed’in yakın çevresine girmiş, hatta av partilerine katılmış olur ve Nâilî-i Kadim gibi çağının büyük şairi tarafından şiirleri takdir edilince şöhreti de artar.
Bu durum, Salim Efendi’nin (Mirzazâde Mehmed Emin) 1688-1722 yılları arasındaki dönemi kapsayan ve 423 şairi içine alan biyografik eseri Tezkiretü’ş-Şu’arâ’sında ayrıntılı anlatılır.
Artık Musâhip Mustafa Paşa ile uzun müddet ve neredeyse kesintisiz himaye gören bir şâir konumundadır. Nâbi, Divân Katibi iken 250 farklı kişiye yazdığı mektuplarının yeraldığı Münşeât’ında Musahip Mustafa Paşa’ya olan muhabbetini “Hakîkatlü, mahabbetlü, sadâkatlü, meveddetlü, hem-zânû-yı encümen-i mahabbetüm ve hem-pehlû-yı lihâfe-i ülfetüm, cânumdan azîzüm ve hayâtumdan lezîzüm efendüm hazretleri...” sözleriyle dile getirmektedir.
Nâbî, zâten Paşa için 1 mesnevi, 4 kaside, 5 tarih ve 1 müzeyyel gazelde kaleme almıştır. Mesnevide; (mahmiliğine) himâye görmeye başladığı zamana kadar olan süreci anlatır..
Nâbi’ye babalık yapan ve sevgisine mazhar olan Musâhip Mustafa Paşa, şâir ve mûsikişinas bir babanın Kuloğlu Süleyman’ın oğludur. Osmanlı sarayında görev alması kariyerinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Mustafa Paşa’ya, bir müddet sonra babasının vefâtıyla Dârüssaâde Ağası Solak Mehmed Ağa sahip çıkmış, Enderun Hazine Odası’na alınmış, eğitim ve terbiye edilmiştir. Akabinde 1663 yılında Has Oda’ya nakledilmiş ve burada edebi, âdâbı, başarılı hizmetiyle göz doldurunca 5 Ağustos 1663 tarihinde üç tuğla padişah musâhipliği görevine getirilmişti.
1666’da ikinci vezirliğe atandığında ölünceye kadar ayrılmayacağı Şâir Nâbi ile de buluşmuştur.
Bir müddet sonra birlikte Sûltân IV. Mehmed Hân’ın Lehistan (Polonya) seferine katılırlar. Musâhip Mustafa Paşa’nın maiyetinde görev yapan Nâbi çalışmalarıyla göz doldurur. Bununla kalmaz 9 Ağustos 1672’de Kamaniçe’nin fethi üzerine iki tarih düşürür. Bunlardan biri, yâni Peygamber Ümmeti olmanın verdiği mutlulukla yazdığı “Düşdi Kamençe kısmına Nûr-ı Muhammedî” cümlesi kale kapısına işlenir.
Ayrıca Sûltân IV. Mehmet’in çok beğendiği için samur kürk hediye ettiği Fetihnâme-i Kamaniçe’yi kaleme alır. Velînîmeti Mustafa Paşa’yı da unutmaz. Onun için bir mesnevi, dört kaside, beş tarih kıtası ve bir müzeyyel gazelden oluşan övgüleri yazar..
Padişahın Edirne’de bulunduğu 1675 Haziran’ın da şehzâdeler için düzenlenen ihtişamlı sünnet düğününe katılan Nâbî, on beş gün devam eden bu şenlikleri Sûrnâme’sinde âdeta bir belge niteliğinde anlatır. İki hafta sonra da hâmisi Müsâhip Mustafa Paşa’nın IV. Mehmed’in kızı Hatice Sûltânla evliliği gerçekleşir. Çeyiz 86 katırla Mustafa Paşa’nın sarayına taşınır. Nâbi hiçbir detayı kaçırmaz.
Mustafa Paşa’nın evlendiği Sûltân IV. Mehmed Hân’ın kızı Hatice Sultan, uzun ömrü boyunca babasının dışında; amcaları II. Süleyman ve II. Ahmed’in, kardeşleri II. Mustafa ve III. Ahmed’in, ayrıca yeğeni I. Mahmud’un saltanat dönemlerine şâhit olmuştur..
Nâbî bir taraftan vazifeli olduğu işlerini titizlikle yürütürken, diğer taraftan yanıp tutuştuğu Kâinatın Efendisini ziyâret etme arzusu gittikçe depreşmektedir. Hac mevsiminin yaklaşıyor olmasını fırsat bilir. Hac farîzasını eda etmek istediğini söyleyerek, önce Mustafa Paşa’dan, sonra da onun riyâzetinde Sûltân IV. Mehmed Hân’dan izin alır.
Böylece Nâbi, Başdefterdar Cebeci Ahmed Paşa’nın bütçesini yaptığı o sene Hicaz’a gidecek Surre Alayına dâhil edilir..Üstelik yanına ileride dışişleri bakanı olarak 1699 Karlofça Anlaşması müzakerelerini başarıyla yönetecek olan Râmi Mehmed Paşa’da verilmiştir.(Eyüpsultânda ki Râmi Semtine ismini veren.)
Ancak Nâbi Recep Ayı’nın onikinci günü, padişah ve Şeyhülislâm ile neredeyse bütün İstanbul Halkının katıldığı bir törenle uğurlanacak olan Surre Alayını beklemez. Râmi Mehmed Paşa dâhil küçük grubuyla mihmandar eşliğinde erkenden yola çıkar. Elinde Mısır Valisi Abdurrahman Abdi Paşa’ya yazılmış birde ferman vardır.
1678 yılında çıkılan ve Urfa, Şam, Kudüs, Kahire güzergâhından gerçekleştirilecek bu hac yolculuğunu Nâbi Tuhfetü’l-Haremeyn adlı seyahatnamesinde edebi bir dille kaleme almıştır..
Önce hedeflendiği üzere 50 gün kalacakları baba ocağı Urfa’ya gelinir. Ardından Şam ve Kahire’de, oradaki tarihi yerleri, câmi, türbe gibi ziyaret edilmesi gereken yerlere uğrayacak kadar kalan Nâbî ve ekibi 5 Aralık 1978’de Mısır’dan hareket eden hac kervanına katılırlar. Kervan; Adiliyye, Birketü’l-hacc, Tih Sahrası, Sina Dağı, Mısır Akabesi, Bedr-i Huneyn ve Râbiğ üzerinden Medine’ye uğramadan sahil yolunu takip ederek Mekke-i Mükerreme’ye vâsıl olurlar..
1679 yılının Ocak ayında haclarını edâ ederler. Ardından Şam hac kervanına katılarak Medine’ye geçerler.
Son konak yerine geldiklerinde artık Medine-i Münevver’e nin dibindedirler. Üç-beş saat dinlenilecek, abdestler tazelenip sabah namazı Mescid-i Nebî’de kılınacaktır. Heyecan had safhaya ulaşmıştır. Kâfiledekiler heyecanla üzerlerindeki tatlı yorgunluğu atmak için serilen hasırların üzerine sere serpe uzanırlar.
Yorgunluğun verdiği o rehavetle hemen uyurlar. Uyurlar uyumasına da Râmi Mehmed Paşa’nın ayakları farkına varmadan Mescid-i Nebi’ye doğru gelmiştir.
Bunu farkeden kâfiledeki uyumayan tek kişi Nâbi olur. Kâinatın Efendisine eli boş gitmek istemediğinden ona hiç değilse bir naat yazarak sunmak ister..Bu maksatla murâkebeye dalmış ne yazacağını düşünmektedir. Mânevî lezzetlere gark olmuşken, Râmi Mehmed Efendi’nin Mescid-i Nebî’ye doğru uzanmış ayaklarını farkeder.
Başından kaynar sular dökülmüş gibi ciğeri yanarak aslında kendi nefsini huzurda böyle gaflete düşmemesi için uyaran şu beyitleri yazar;
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ'dır bu
Nazargâh-ı İlâhî'dir Makâm-ı Mustafâ'dır bu
Felekde mâh-ı nev Bâbü's-Selâm'ın sîneçâkidir
Bunun kandîlî Cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu
Habîb-i Kibriyâ'nın hâbgâhıdır fazîletde
Tefevvuk kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
Amâdan içti mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu
Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu..
Nâbi’nin gönlünün derinliklerinden gelerek yazdığı bu güzel naat’ın yaklaşık mânâsı şu şekildedir.
(Allah'ın nazar ettiği Muhammed Mustafa (sav)'nın makamında edepsizlik etmekten sakın, burası Allah'ın sevgilisinin beldesidir.)
(Gökyüzündeki yeni ay, O'nun kapısının yüreği parçalanmış yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki Cevza yıldızı bile O’nun nûrundan doğmaktadır.)
(Burası Allah'ın Sevgilisi’nin istirahat ettikleri yerdir. Fazilette ise, Arş-ı âlânın bile üstündedir.)
(Bu mübârek yerin toprağının parlaklığıyla yokluğun karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar, iki gözünü bu toprağı sürme sürdükten sonra körlükten kurtuldu.)
(Ey Nâbî! Bu dergâha edebin şartlarına riayet ederek gir. Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu, durmadan hacılar gibi tavaf ettiği, peygamberlerin eşiğini öptüğü yerdir.)
Kâfile, sabah namazı için Hazreti Rasulullah'ın mescidine doğru grup halinde yürürken, Nâbi yazdığı naat’ı gece kendisine ilhâm olan Râmi Mehmed Paşa’ya okur. Sözlerini henüz bitirmiştir ki, müezzinler, ezandan önce Nâbî'nin: "Sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan naatı’nı okumaya başlarlar. Nâbî ve paşa kulaklarına inanamazlar. Namaz, yerinden fırlayacakmış gibi atan kalp atışları altında kılınır.
Namazdan sonra, müezzin mahfiline gidip baş müezzinini bulurlar. Nâbî, güzel Arapçasıyla hemen sorar.
-Allah adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? Müezzin önce cevap vermek istemez, Nâbî ısrar ve ricacı olunca Bunun üzerine müezzin:
- Resûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın" buyurdu. Biz de bize tâlim ettirilen bu beyitleri okuyarak Efendimizin emirlerini yerine getirdik, der.
Nâbî, hepten heyecanlandı, dayanamayıp ağlamaya başladı. Göz yaşları içinde Allah Resulünün huzuruna geldi Rabbine niyazda bulundu..
Hac dönüşünden bir müddet sonra hâmisi Mustafa Paşa vefât edince Nâbi Halep’e yerleşir. Burada evlenir. Oğulları Ebülhayr Mehmed Çelebi ve Mehmed Emin, Halep’te dünyaya gelir. Bu dönemde ünlü eseri Hayriyye’yi tamamlar.
Halep valisi iken ikinci defa sadrazamlığa getirilen Baltacı Mehmed Paşa, İstanbul’a giderken Nâbî’yi de beraberinde götürür. Nâbî, bu son İstanbul devresinde özellikle şiir ve kültür çevrelerince zamanın şeyhü’ş-şuarâsı olarak kabul edilir.
1712 yılı baharında ağır şekilde hastalanır. Hastalığı atlatamayacağı düşüncesiyle ölümüne işaret eden Farsça bir kıta yazar. Bu kıta halk arasında onun kalp gözünün açıklığıyla yorumlanır.
Çünkü Nâbi 13 Nisan 1712 tarihinde Rahmet-i Rahmâna kavuşur ve Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesine defnedilir. “Zelîhâ-yı cihandan çekti dâmen Yûsuf-ı Nâbî” ve, “Gitti Nâbî Efendi cennete dek” mısraları onun ölümüne düşürülmüş tarihlerdendir. Mâkâmı Âli olsun inşaallah.