• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

5 Ağustos 1998 Todor Jivkov’un ölümü ve Belene ölüm kampı gerçeği

05 Ağustos 2023
A


Halit Kanak İletişim:

Bir sonbahar günü genç Mehmet, yoklukta eşitlik ilkesiyle insanların kanını emen komünizmin pençesi altında kıvranan Bulgaristan’da köyünün kenarından geçen TIR yolunu takip ederek yürüyor, bir saat önce dinen yağmur sonrası ayağına çamur değmesin diye uzattığı yolunu tamamlamak üzere asfalt yolu takip ederek evine ulaşmaya çalışıyordu.

 

Az ileride yolun kenarında ıslak otların arasında bir cisim gözüne çarptı. Yavaşça yaklaştı, çamur bulaşmasın diye ayağının ucuna basarak eğildi araladığı otların arasından cisime ulaştı. Bu bir teyp kasediydi. Üzerinde Türkçe olarak Ferdi Tayfur yazıyordu. Hızlıca çamurlarını temizledi kasedin üzerinde sanatçının fotoğrafı ortaya çıktı. Kasedin bir ucundan sarkan bandı toplayarak kasetle beraber montunun cebine atarken etrafına bakmayı da ihmal etmedi.

 

Çünkü yabancılarla konuşmak yasaktı. Hele TIR şoförleriyle konuşmak onlardan bir şey almak ağır cezaları gerektiriyordu. Yolda onlardan düşen bir nesneyi bile alamazlar, sadece ilgililere haber verebilirlerdi. Kimsenin görmediğinden emin olunca sıklaştırdığı adımlarla evine yöneldi.

 

Eve gelince cebinden itina ile çıkardığı kasedi önce sobada kuruttu, sonra da vidalarını gevşeterek ikiye ayırdığı kasetin içindeki bantı bir hastanın yaralarını pansuman edercesine itina ile sardı. Sonra temizlediği bantın iki ucunu kopan yerinden yapıştırdı ve kasedi kapatarak vidalarını sıkıştırdı.

 

Şimdi sıra kasetin çalışıp çalışmadığını kontrol etmeye gelmişti. Köydeki iki teypten birine sahip olan akrabasının kapısını çaldı. Başına toplanan ev halkıyla birlikte ya çalışmazsa endişesiyle teybin düğmesini açtılar. Açar açmaz da Ferdi Tayfur’un yanık sesi odada çınlamaya başladı. Feryatlar gözyaşlarına karıştı. Hem ağlıyor hem dinliyorlardı.

 

Komünizmin esareti altında yaşayanlar için Anavatan hasreti böyle bir şeydi. Bir Türk TIR şoförünün bant sardı diye, teypten çektiği gibi camdan dışarıya attığı bir kaset her akşam teyple birlikte bir eve misafir oluyor, herkes gözyaşlarıyla dinlediği Türk şarkıcı üzerinden Anavatan hasretini gidermeye çalışıyordu.

 

ZULMÜN ADRESİ BELENE KAMPI

 

Onları bu duruma getiren iliklerine kadar hissettikleri Komünist Bulgaristan’da Todor Jivkov rejiminin baskısı idi. Bu baskı 80’li yıllarda daha da artmış, çekilmez hâle gelmişti. O yıllarda Jivkov’un emriyle her Türk’ün ismi Bulgarca bir isim ile değiştirilmeye mecbur bırakıldı. Yetmedi sünnet olmak, dini faaliyetlerde bulunmak tamamen yasaklandı. Uymayanlar ağır cezalara mârûz kaldı. 

 

Yeri geldi köyleri bastılar köy meydanlarında Müslüman Türkleri kurşuna dizdiler. Kırcaali Bölgesinde bulunan Mogilyane (Yoğurtçular) Köyü o köylerden sadece birisidir ve orada 26-27 Aralık 1984 tarihinde kurşuna dizilen soydaşlarımızla birlikte 1.5 yaşındaki Türkan bebeğin annesinin kucağında katledildiği yerin adıdır. (Her yıl katliamın yaşandığı köy çeşmesinin başında anma programları düzenlenir. Ayrıca Edirne, Bursa, Bornova ile Tekirdağ'ın Ergene ilçesi Yeşiltepe Mahallesi'nde Türkan bebek anıtları vardır.) 

 

Ozan Arif o dönemi yazdığı destanda şöyle anlatır;

 

“Türk yaşayan köyleri tanklar ile bastılar.
Kim karşı koydu ise ağaçlara astılar.
Çoluk-çocuk demeyip kadınları kestiler.
Türk kanıdır Bulgarın içtiği şimdi tastan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.”

 

Sadece bunlarla kalınmadı. Ayrıca Plevne’nin kuzeybatısında Tuna Nehri üzerinde Belene Adasında kurdukları kamplarda isteklerini yerine getirmeyen soydaşlarımız ağır işkencelerden geçirildi, binlercesi öldürüldü.

 

Belene ölüm kampında insanlık dışı işkenceler sonucu 8 binden fazla soydaşımız can verdi. Cenazeleri ailelerine teslim edilmediği gibi, ya Tuna Nehrine atıldı, ya da domuz çiftliklerinde domuzlara yem yapıldılar.

 

Buna rağmen Bulgaristan Türk’ü ne dininden döndü, ne de isminden vazgeçti. İmkansızlıklar içerisinde direnmeye devam ettiler. Bunlardan bir tanesi de dünya ve olimpiyat şampiyonumuz halterci Naim Süleymanoğlu idi. Rejim, bütün dünyanın tanıdığı şampiyon Naim'i bu durumdan muaf tutmamış, kendisini çağırarak ismini değiştirdiklerini bundan böyle Naum Shalamanov olarak kaydedildiğini bu ismi kullanması gerektiğini söylemişler ve eline yeni kimlik belgesini tutuşturmuşlardı.

 

Yaşadığı Mestanlı’da mahalle arkadaşları arasında “Kalemando” lakabıyla anılan Naim bu duruma çok içerlemiş ve artık Bulgar Devleti adına uluslararası arenada yarışmalara girmeme kararı almıştı. Fakat bu düşüncesini kimseye açamıyordu.

 

Bir iki sefer iltica etmeyi düşündü başaramadı. Hatta 1985 yılında Polonya - Katoviçe'deki Avrupa Şampiyonasında Türk halterci Mehmet Altın'la kaçamak olarak görüşmüş, Türkiye hakkında bilgi almıştı. Aralarında Türkiye'ye iltica etme konusu da konuşulmuştu. Bir sonraki şampiyonada İsveç - Stockholm'de buluşup gereğinin yapılması kararlaştırıldıktan sonra Naim, Mehmet Altın’a "gelirken Kur'an-ı Kerim getirmeyi unutma" demişti.

 

Ancak Bulgar Gizli Servisi Stockholm'de işi o kadar sıkı tuttu ki, Naim'i İsveç'e Bulgar kafilesinin dışında tek götürüp, tek getirdiler. Naim nefes bile alamadı. İltica işi Avustralya'ya yani 1986'da Melbourne'da yapılacak dünya şampiyonasına kaldı. Bu onun için son fırsattı.

 

Öyle de oldu. Allah (c.c.) yüzüne güldü. Kaçarak çalışmak için Avustralya'ya gelmiş Bulgar göçmeni köylüsüyle antrenman yaptıkları salonda karşılaşınca ona niyetini söyledi. Bu kardeşimiz, bir müddet önce Avustralya Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu tarafından konser vermek üzere Avustralya'ya dâvet edilen Ozan Arif'i dinlemiş, 

onun Türklere yapılan Bulgar zulmünü anlatan;

 

 “Ezan ile verilen Ahmet, Mehmet söküldü, 
Hasan, Ömer yok artık, Bulgar adı takıldı, 
Yetim kaldı ezanlar, minareler yıkıldı, 
Camilerin yerine, bostan ektiler bostan.
Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan.”

 

diye devam eden destânından etkilenerek evine dâvet etmiş ve samimi olmuşlardı.

 

Ozan Arif'i çok seven Mestanlı'dan gelme bu kardeşimiz, Naim'in kendisine söylediği iltica etme fikrini, "bir tek sana güveniyorum, senden başka kimseye söyleyemem" diyerek Almanya'da yaşayan Ozan Arif'e telefonda iletti.

 

Ozan Arif, Samsun'da Ülkü Ocağı Başkanlığı yapmış ancak 12 Eylül'den sonra Avustralya'da yaşamak zorunda kalan Ali Döneroğlu için "benden daha fazla güvenebilirsin direkt onu ara" diyerek Ali Başkanın telefonunu verdi.

 

Avustralya’da kurulan bu irtibat, hem Naim gibi Allah vergisi kâbileyetli bir sporcuyu Türkiye’ye kazandırmış, hem de Bulgaristan’da zûlüm altında inleyen yüz binlerce soydaşımızın kurtuluşuna vesile olmuştu.

 

Çünkü; Naim ülkücülerin organizasyonu ile Avustralya’da kaçırılarak Türkiye’ye getirilince, Bulgaristan’da Todor Jivkov’un emriyle camilerin nasıl yıkıldığını, sünnet olmanın yasaklandığını, isimlerinin nasıl değiştirildiğini, işkenceleri, sürgünleri, Türkçe mezar taşlarının nasıl söküldüğünü, Belene Adası cehennemini hepsini ama hepsini bütün dünyaya anlattı.

 

Bu anlatımlar üzerine Todor Jivkov hür dünyadan gelen baskılara ancak üç yıl dayanabildi ve 1989 yılında Türkleri "isteyen gidebilir ancak bir tek çubuk götüremez" diyerek yüz binlerce soydaşımızı Türkiye’ye sürgüne gönderdi. Böylece hürriyetlerine kavuşan soydaşlarımız ne Nâim’i, ne de kendilerini Türkiye’ye kabûl eden rahmetli Turgut Özal’ı unuttular.

 

Unutmadıkları başka bir şey daha vardı Belene ölüm kampı. O kamptan kurtulanlar şimdi NATO ve AB üyesi olan Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Belene’de her yıl toplanarak o günleri yâd ediyorlar. Bu toplantı Tuna Nehri kıyısındaki Belene’de her yıl yapılıyor, sadece ölüm kampı hapishanelerinde kalanlar değil, orada işkenceler sonucu hayatını kaybedenlerin yakınları da bu toplantıya iştirak ediyorlar.

 

Belene ölüm kampında sırf Müslüman-Türk oldukları için aylarca işkenceye tâbi tutulanlar, Tuna nehri üzerinde birbirine dubalarla bağlanarak yapılan, ancak bir arabanın geçeceği kadar genişlikteki köprüyü yürüyerek Tuna Nehri üzerindeki adaya geçiyorlar.

 

Burada hapishane olarak kullanılan birbirine paralel uzunlamasına onlarca camları kırık binaları, demirleri pastan çürümeye yüz tutmuş nöbetçi kulelerini ve ağır işkencelerden geçirildikleri odaları geziyorlar. Umutsuzca adalet arıyorlar, insan hakları mahkemelerine seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

 

Ancak onları ne sözde insan hakları dernekleri, ne Avrupa Konseyi insan hakları komisyon üyeleri, ne de yapmacık demeçler veren kapitalist ülkelerin liderleri duymuyor, duymazlıktan geliyorlar. Tıpkı Doğu Türkistan’ı duymadıkları gibi. 

 

Bulgaristan'da 1944’ten 1989 yılına kadar 45 yıl hüküm süren komünist rejimin, dinlerini veya Türklüklerini inkar etmedikleri için katledlen, işkence gören, soyları ya da inançları nedeniyle zulme uğrayan Türkler hâlâ adalet ararken; komünist rejime direnişleri sonucu Jivkov’un indirilmesine vesile olan soydaşlarımızın yaşadıkları eziyetin hesabını araştıracak adli organlar ise 1991 yılında açılan davayı bir türlü sonuçlandıramıyor.

 

Davada sanık olarak Todor Jivkov’ın yanı sıra dönemin İçişleri Bakanı Dimitar Stoyanov, Dışişleri Bakanı Petar Mladenov ve asimilasyonun uygulanmasından sorumlu tutulan politbüro üyesi Penço Kubadinki sanık olmuştu.

 

Açılan dâvâ 1995 yılında 5 ayrı davaya bölündükten sonra, Bulgaristan Askeri Yargıtayı 1989 yılına dek süren asimilasyon kampanyasında taraf olan tüm şahısların ifadelerinin alınması talimatı vermişti.

 

Fakat dâvâda Türkiye ve başka ülkelere göç etmiş çok sayıda tanığın ikâmet yerinin bulunamamasından dolayı ifadelerinin alınamaması nedeniyle süreçte ilerleme sağlanamadı.

 

Bu arada Kubadinski 1995, Jivkov 5 Ağustos 1998, Stoyanov 1999 ve Mladenov 2000 yılında yaşlılıktan öldüler. Eğer, bundan sonra yaklaşık 30 tanığın ifadesi alınabilirse bu dâvâda ilerleme sağlanabilecek.

 

Gerçi, Bulgaristan Parlamentosu 11 Ocak 2012 tarihinde onayladığı bir kararda asimilasyon kampanyasını kınamış ve  “Türk kökenli 360 bini aşkın vatandaşın 1989 yılında sınır dışı edilmesi, totaliter rejimin bir etnik temizlik girişimi olarak kabul edilmektedir” ifadelerini kullanmıştı.

 

Bu karar dâvâ dosyasında yerini aldı. Ancak bundan sonra yaklaşık 30 tanığın ifadesi alınabilirse bu dâvâda ilerleme sağlanabilecek. Dosya tanıklarını bekliyor…

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

aynen

en çok onların sesi çıkıyor...pkk seviciliğinden geri kalmazlar

Osman Ergin

Ama nerede ise tamamı, canla başla chp ye oy verir ki chp iktidarda olsaydı onlar için kılını kıpırdatmazdı....
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23