• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Murat Alan
Murat Alan
TÜM YAZILARI

Beklentimiz büyük değil.. Işın Gürel adaleti istiyoruz..

16 Haziran 2026
A


Murat Alan İletişim: [email protected]

Beklentimiz büyük değil.. Işın Gürel adaleti istiyoruz..

MURAT ALAN  

Türkiye’de basın özgürlüğü ve şiddete karşı tutum, ne yazık ki “bizden” ya da “öteki”nden olmasına göre değişen bir ahlaki elastikiyete sahip.

Bu çifte standart, siyasi tarihin en utanç verici sayfalarından birini oluşturuyor. Bir tarafın gazetecisine tokat atıldığında, saçından çekilip yere savrulduğunda ülke krize girerken; diğer tarafın ekibi Meclis’in kapısında tekme-tokat yerken ortalık sakin kalıyor. Hatta kendi medyası tarafından dahi beklediği desteği göremiyor..

Bu, ilke değil, konjonktüre göre şekil alan bir ikiyüzlülüktür.

Hatırlayalım, 3 Şubat 1997’de Sincan’da Star TV muhabiri Işın Gürel, Kudüs Gecesi etkinliği sonrası görüntü alırken tartışma çıktı. Olay, bir adamın (Recep Görmez) Gürel’in saçından çekip yere savurmasıyla yaşandı. 

Ama eklenen bir şey yok, bir başkası bu saldırıyı devam ettirmedi, Refah Partililer “oh olsun, dur bir tekme de ben atayım” demedi. Gürel’i yerden kaldırmaya çalıştı. 


Elbette hiçbir gazetecinin darp edilmesi kabul edilemez; fiziki şiddet, haber alma hakkına saldırıdır. Ancak o dönemin ana akım medyası bunu “meydan dayağı”, “şeriatçı vahşet” diye sundu. Görüntüler tüm tv’lerde günlerce döne döne yayınlandı, infial körüklendi.. Gerilimi tırmandırmak için bireysel bir olay ulusal krize dönüştürüldü.


Kudüs Gecesi ise Filistin dayanışması, intifada temalı tiyatro ve uluslararası konukların katıldığı bir etkinlikti. 

Medyada abartılı “cihat çağrısı”, “şeriat ilanı” diye yansıtıldı. 

Bu olay ve hemen ardından gelen Gürel vakası, Refahyol hükümetine karşı topyekûn bir kampanyanın malzemesi yapıldı. 


Tanklar Sincan’a indi, MGK bildirisi çıktı, Erbakan hükümeti düşürüldü ve Refah Partisi kapatma davasında bu görüntüler delil olarak kullanıldı. Bireysel bir darp (üstelik saldırganın psikolojik sorunları olduğu belirlendiği halde) adeta hükümetin suçuymuş gibi sunuldu. 

Saldırgan 40 gün kadar cezaevinde kaldı ve mahkum oldu. 

O dönemki “laik hassasiyet”, her şeyi Refah Partisi aleyhine çevirmekte ustaydı.

Şimdi gelelim 9 Haziran 2026’ya. Akit TV muhabiri Muhammet Can Bulut ve kameraman Nuh Güneş, TBMM Dikmen kapısı önünde canlı yayın yaparken Özgür Özel ve yolsuzluktan Silivri’de tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu yandaşlarının saldırısına uğradı. 

Tekme, tokat, yumruk, ağır hakaretler… 

Muhabirin ameliyatlı dizine darbe, ekip dakikalarca tartaklandı. Olay canlı yayına yansıdı. 


Soruşturma açıldı, şikayetçi oldular, görüntüler var. Ama şu ana kadar (Haziran 2026 ortası) tutuklama veya etkili gözaltı haberi yok. 

Herifler yıllardır “havuz medyası” yalanını diline dolamış gidiyor, hangi havuz o ya? 


Biz hiç o havuzda serinlemedik.. Hiç görmedik öyle bir havuz. 

Hep söylerim, adamlar canlı bombasını omuzlarda taşıyor, biz haklı davamızı savunmakta acizlik yaşıyoruz.. 

Neyse devam edelim..

Akit TV muhabirlerine saldıranlar “elini kolunu sallaya sallaya” gezmeye devam ediyor.. Akit Medya protesto etti, kınadı. Peki ana akım medya ve “basın özgürlüğü” savunucuları nerede? 

Yahu “havuz” neredesiniz? Her gün birimizin kafası gözü yarılıyor hırsızlar tarafından…

Neredesiniz?

Sessizlik ya da “provokasyon” diye geçiştirme… 

Özgür Özel çıkıp kürsüden hedef gösteriyor bir medya grubunu, yetmiyor gazetecilerin darp edilmesi sonrası kalabalığa dönüp, “sizinle gurur duyuyorum” diyor.. 

Bizim taraftan yine ses yok, bizim taraf ifadesini de mecburen kullanıyoruz bilginiz olsun..

“Havuz medyası” mı diyelim bizde?! Şık olmaz.. 

İşte ikiyüzlülük burada patlıyor..

1997’de bireysel bir saç çekme-yere savurma olayı “hükümet krizi”ne, RP kapatma gerekçesine dönüştürüldü. Laik medya ve vesayet odakları “irtica geliyor” naraları attı.


2026’da Meclis önünde grupça gazeteci dövülmesi “rutin gerilim”, “karşılıklı” diye minimize ediliyor. 

Bir tarafta “kadın gazeteciye saldırı” diye saatlerce manşet; diğer tarafta “Akit provokatör” diye savuşturma.

Yolsuzluk ve rüşvetin odağındaki bir grup, azmettiricileriyle birlikte elini kolunu sallaya sallaya gezmeye devam ediyor. 

Gürel için “soruları tahrik ediciydi” denildi, Akit için “yolsuzluk haberleri kışkırttı” deniliyor. 

Ama mazeret sadece bir tarafa tanınıyor.

Gazetecilere şiddet hiçbir zaman meşru değildir. 

Laik/muhalif kesim o günlerdeki abartıyı bugün Akit’e karşı sessizlikle telafi edemez. Gerçek demokrasi, “bizim gazetecimiz dövülmesin” değil, her gazetecinin güvenliğinin sağlanmasıdır. 

Hukuk devleti, soruşturmaları hızlı ve tarafsız yürütür; siyasi nefret diliyle hedef göstermez.

Bu çifte standart, Türkiye’yi kutuplaşma bataklığına sürüklüyor. 28 Şubat zihniyetiyle “öteki”ne toleranssızlık, bugün şekil değiştirmiş ama aynı hızla sürüyor.

Bu ikiyüzlülük, ne laiklik ne de demokrasi adına savunulabilir. Basın özgürlüğü ya herkese ya kimseye. Seçici öfke, sadece günü kurtarır; ülkeyi adalet ve barışa taşımaz. Selametle..

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23