Sıfır noktasına dönüş
Sıfır noktasına dönüş
REFİK TUZCUOĞLU
İki köylü arkadaş pazara mal satmaya giderler. Altlarında bir at arabası, yanlarında ise satacakları mallar vardır. Yolculuk esnasında bir iddiaya girerler.
Uyanık olanı, yolda duran bir tezek yığınını göstererek diğerine meydan okur: "Eğer şu tezekten yersen arabayı da tüm malları da sana vereceğim."
Diğeri biraz düşünür. Mal mülk sahibi olmak için iğrenç de olsa bunu yapmaya karar verir. Uyanık olan mecburen at arabasını ve malları arkadaşına devreder. Arabayı kaybeden köylü kara kara düşünmeye, arabayı alan ise yediği şeyden dolayı pişmanlık duymaya başlar. Bu defa arabayı kazanan köylü yolda başka bir tezek yığını görür. Hem pişmanlıktan kurtulmak hem de arkadaşının durumuna acıdığı için teklifini yapar: "Eğer sen de şu tezeği yersen, aldıklarımı sana geri veririm."
Kaybeden köylü bu fırsatı kaçırmaz ve hemen tezeği yer. Arabasını ve mallarını geri alır.
Pazara varıp malları satmadan önce, köylülerden biri diğerine döner: "Yahu arkadaş; araba yine senindi, yine senin oldu. Mallar yine senindi, yine senin oldu. İyi de biz bu b.ku niye yedik?"
Dün Washington ve Tahran hattında ilan edilen, Cuma günü İsviçre'de resmiyete dökülmesi beklenen tarihi ateşkes mutabakatına (MOU) bakan küresel stratejistlerin, enerji piyasalarının ve harabeye dönmüş bölge halklarının zihninde yankılanan yegane soru tam olarak budur.
ABD ve İsrail’in "İran tehdidini bitirme" parolasıyla başlattığı, binlerce insanın hayatına mal olan, küresel enflasyonu patlatan ve enerji tedarik zincirlerini felç eden savaşın ardından masaya konan metin; Obama'nın imzaladığı anlaşmanın makyajlanmış yeni bir kopyasından ibaret.
Obama'nın Mirasına "Trump" İmzası
ABD Başkanı Donald Trump, "Petrol aksın!" nidalarıyla Hürmüz Boğazı'nın açılmasını ve deniz ablukasının kaldırılmasını büyük bir zafer olarak pazarlasa da, uluslararası denklem farklı bir tablo çiziyor.
Masanın üzerindeki taslak; İran'ın nükleer silah üretmemesi ve zenginleştirmeyi sınırlaması karşılığında, 25 milyar dolarlık dondurulmuş varlığının serbest bırakılmasını ve petrol yaptırımlarının esnetilmesini içeriyor. Yani özünde denklem yine aynı: "Nükleer programı kısıtla, karşılığında petrolünü sat." 2018'de 'tarihin en kötü anlaşması' diyerek masayı deviren Trump; aradan geçen 8 yıllık diplomatik krizin, yaptırımların ve nihayetinde yeniden iktidara geldiğinde 3 ayı aşan kanlı savaşın baş müsebbibi olarak, tam olarak o devirdiği masanın sıfır noktasına geri döndü.
Eski ABD Dışişleri müzakerecisi Aaron David Miller'ın Ortadoğu diplomasisindeki kriz anlarında "Beklentilerimi son derece düşük tutuyorum" uyarısı ve Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) uzmanı Steven Cook'un bu mutabakatın sadece "uzun ve bıktırıcı bir müzakere sürecine alınan bilet" olduğunu vurgulaması, Batı dünyasındaki stratejik tıkanıklığın ilanıdır. Taraflar bakımından taktiksel üstünlüklerin stratejik bir üstünlüğe dönüşmediğinde neredeyse bütün otoriteler mutabık.
Tel Aviv İntihara Hazırlanıyor
Bu kanlı U-dönüşünün stratejik anlamda en büyük kaybedeni şüphesiz Netanyahu hükümeti olsa da, sahadaki taktiksel tablo ikiyüzlü bir gerçeği barındırıyor. Dünyanın ve medyanın dikkati ABD-İran savaşına kilitlenmişken, Tel Aviv bu kaosu fırsata çevirip saldırgan ve yayılmacı kimliğini pervasızca sahaya sürdü. Gazze'de Refah kapısının kontrolünü ele geçirdiler, Batı Yaka'daki işgal alanlarını genişlettiler, Beyrut'un içlerine kadar girerek sivil katliamlarına yenilerini eklediler.
Ancak İsrail, sahada metrekare hesabı toprak kazanırken, küresel ölçekte eşi benzeri görülmemiş bir nefret devşiriyor. Siyonist rejimin asıl büyük çöküşü işte bu stratejik yalnızlaşmada gizli. Varoluşsal garantörleri olan ABD ile ipler kopma noktasında. Trump ile Netanyahu arasında basına sızan o ağza alınmayacak küfürleşmeler ve Trump'ın İsrail'i "ABD desteği olmadan iki saat bile ayakta kalamayacak bir bağımlı" olarak küçümsemesi, tarihi bir kırılmaya gider mi? Akıllarda artık o en kritik soru var: Siyonist fantezilerin bedelini ödemekten ve küresel nefreti üstlenmekten yorulan Washington, günün birinde İsrail'i bu kanlı bataklıkta gerçekten yalnız bırakır mı?
Aşırı sağcı bakanlar Smotrich ve Ben-Gvir'in şahsında tecessüm eden kabinenin, Trump'ın anlaşmasını sabote etmek için Lübnan'ı kendilerine yeni bir "oyun alanı" olarak seçip saldırması, bu intihar psikolojisinin sonucudur. Bu saldırganlığın içeriden nasıl çürüdüğünü görmek için İsrail Eski Savunma Bakanı Moshe Ya'alon'un tarihi “Yahudi Nazileşmesi” itirafına bakmak yeterlidir. Savaşın sonucunu "tam bir başarısızlık" olarak niteleyen Ya'alon, mevcut kabinenin salt bir güvenlik endişesiyle değil; Haham Dov Lior gibi isimlerin beslediği "Yahudi ırk üstünlüğü" fantezisiyle hareket ettiğini açıkça ifşa etmiştir. Ve bu fantezi, er ya da geç İsrail'i kendi yıktığı harabelerin altında bırakacaktır.
Tahran'ın Çatlak Sesi ve Bölgesel Gerçeklik
Madalyonun diğer yüzünde, Tahran'da ise "105 gecedir sokaklarda olan" yorgun bir halk ile Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi'yi hedef alan şahinlerin öfkesi birbirine karışmış durumda. Her ne kadar yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in onayıyla hareket edildiği Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan tarafından vurgulansa da, İran kamuoyu "Trump'a verilen bu tavizin" iç siyasi faturasını tartışmaya devam edecek.
Sonuç olarak; Washington'ın pragmatik hezeyanları ve Tel Aviv'in ırkçı genişleme fantezileri eşliğinde yürütülen bu savaş, hiçbir bölgesel sorunu çözmemiş, sadece kan dökerek başlangıç çizgisine geri dönmüştür.
İşte tam da bu yüzden; geçtiğimiz yazıda vurguladığımız "İran sonrası sahnede yükselen Türkiye ekseni" tespiti bugün çok daha hayati bir anlam taşıyor. Batı ve İsrail, Ortadoğu'da sonuçsuz ve kanlı "dehşet dengeleri" kurmaya çalışıp her seferinde başa dönerken; Türkiye, Yeni Hicaz Demiryolu gibi kalıcı lojistik koridorlarla, bölgesel aktörlerle kurduğu rasyonel entegrasyonla ve kendi coğrafyasının gerçekliğine dayanan vizyonuyla, kaostan çıkışın tek tutarlı adresi olduğunu kanıtlamaktadır.