Hak arayan varsa, hakkını verin, başkaldıran varsa, başını kesin
Soğuk Savaş’ın ardından, yavaş yavaş kaderi belirsizleşen Ortadoğu coğrafyasında Türkiye, derin krizin içine itilerek yine kumpasa alınmaya çalışılıyor. Kendilerini dünyanın sahibi olarak gören derin güçler yine manidar bir zaman ve zemin üzerinden “kukla” örgütleri harekete geçirdi.
Şiddete yatırım yapan, efendileri namına tetik çeken, siyasi maksatlarla kullanılan eli kanlı “piyonlar” yeniden sahne alıp masum canlara kıyıyorlar. Fay hatlarını tetikleyen, sağduyulu düşünmeyi güçleştiren, kutuplaşmayı körükleyen her enstrüman sonuna kadar kullanılıyor.
Kutuplaşmış ve lümpenleşmiş bir iklimde, siyasetin teneffüs alanları daralıyor, arterleri baskılanıyor. Husumete, kine dayalı olarak yürütülen kimlik siyasetleri, bizzat siyasetin geleceğini tehdit ediyor.
Terör örgütü PKK, Türkiye’nin siyasi dinamiklerini şiddet eylemleriyle sarsmaya çalışıyor. Daha fazla polis, asker ve sivil öldürerek, etnik çatışmaya giden yolu açmak istiyor, şiddetini artırarak kendisine hayat sahası bulma arayışını sürdürüyor.
Çözüm Süreci’ne giden yolu dinamitleyen, terör örgütü kendi üzerindeki ablukayı kırmak, hükümeti şiddetle terbiye etmek için her yolu deniyor. Bütün bu saldırıların amacı, örgütün “henüz bitmedim” mesajı verme arzusudur.
Şirazesi bozulan terör örgütü PKK, “devlet”in bölge insanına dokunuşunu önleyebilmek için araya bir kan gölü kazmaya çalışıyor.
Bu teröristlerinki Kürtlük mücadelesi değil, hâkimiyet mücadelesidir.
Bir avuç hain, ırkçı-bölücü terörist, Türkiye’yi bölüp parçalamak için kurdukları silahlı mafya örgütüyle alçakça cinayetler işliyor. Kürt meselesi bu savaşın kılıfı. Türkiye bir kere daha “yedi düvel” ile savaşıyor.
Uzlaşma adına bütün kapıların alabildiğine açıldığı bir dönemde, şiddetin dilini devreye sokmakla PKK ancak ve ancak uluslararası güçlerin enstrümanı olabilir.
Hükümet, bölge insanına götürdüğü hizmetlerle, bir anlamda devletle toplum arasında yeniden bir aidiyet bağı oluşturmaya çalışırken PKK’nın eylemsizliğe son vermesi demokratikleşmeye bağlanan umutları söndürdü.
Ocaklara ateş düştü, tüm ülke bu acıyı yüreğinde hissediyor. Öfkesini acıyla beslemiyor insanımız, yüreği yanarken yine de başka ocaklar sönmesin diye dua ediyor.
İşin ilginç yanı devlet düzenini, istikrarı, askeri, polisi hedef alan terör örgütünün yöneticilerine ve bunların “rehin” aldıkları siyasi partiye destek verenler, Cumhurbaşkanı ile Hükümeti suçlamaktalar.
Polisleri, askerleri vuran, yol kesip araçları yakan, karakollara bombalı saldırılar yapanlara “terörist” diyemeyen siyasetçiler ve bunların paralelinde yayın yapan medya Erdoğan düşmanlığını körüklüyor.
Türkiye karşıtı operasyonlara imza atan şer cephesinin bileşenleri, İran, Suriye, PKK, Paralel yapı ve DAEŞ’a karşı sempati ile bakıp Reis-i Cumhur’a kin kusan kökü dışarıda beyaz Türkler her fırsatta Erdoğan’a saldırıyor.
Bunlarda Allah korkusu yoktur. Bunlarda insaf ve vicdan da yoktur. Bunlar ruhları esir alınmış, beyinleri küçültülmüş, vicdandan arındırılmış leş yiyen akbabalar gibiler.
Sözde barış siyaseti yapan fikri esir, irfanı esir, vicdanı esir biçarelerin özgürlükle katliamlar arasında nasıl bir ilişki kuracağını merak ediyorum.
Zihinlerin militerleşmesi, tartışmanın, fikrin, siyasetin tahribatı ve düşman olarak algılanması, kalemin kırılması, basında, sokakta, siyaset koridorlarında, devlet arenasında şiddetten siyaset üretilmeye çalışılması maskeleri düşen, terör örgütünün uşaklığını yaparak iradelerini satmış olanların orta oyunudur.
Terörün rantını yiyenlerden, oluşan sektörden, bunu ekonomik kazanca dönüştürenlerden, yıllardır bu mesele üzerine konuşan yazan ancak hiçbir çözüm üretmeyenlere nispet, hep birlikte çözüm aransa da terör saldırıları arttıkça ne yazık ki halkın stresi de aynı oranda artıyor.
Siyasal basiretin sınırlarını zorlayan bu krizde bombalarla Müslüman Anadolu halkının iradesi yıkılmaya çalışılırken akıl, mantık, hukuk ve siyasi ahlak, “açılım süreci” ile birlikte şimdilik rafa kaldırılmalıdır.
Terörü siyasal bir odakta tartışmak, terörün siyasallaşmasıdır, siyasetin bulandırılması ve kaosa sokulmasıdır.
Amerika kendisini hedef alanları dünyanın her yerinde canı istediği gibi vuruyor, ABD’li yetkililer bu görüntüleri “devlet gücünün kanıtı” olarak medyaya da servis ediyor.
Almanya en küçük istihbarat verilerinin haberleştirilmesine bile “vatana ihanetten” dava açıyor.
İngiltere’de gizli belgeler sızdırdığı iddia edilen kişilere hayat zindan ediliyor ve yıllarını demir parmaklıklar arkasında geçirmeleri sağlanıyor.
Benim ülkemde hakkında “terör örgütüne silah temini” suçundan soruşturma açılan bir hain dokunulmazlık zırhıyla vurulan teröristi hastaneye taşıyor ve o aşağılık mahlûkat hala yaşıyor.
Türkiye düşmanı Alman milletvekili Claudia Roth canı sıkıldıkça yeni bir provokasyon için Türkiye’ye geliyor ve sınır dışı edilmiyor.
Örgüt kurmak, cebir şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya, görevlerini yapmaya kısmen veya tamamen engellemek suçlamalarıyla haklarında yakalama kararı çıkarılan eski savcılar ellerini kollarını sallayarak ülkeyi terk ediyorlar ve gittikleri yerde yaptıkları yanlarına kâr kalarak yaşayacaklar.
Tıpkı bundan önce eski Şişli belediye başkanı Gülay Aslıtürk’ün, Cem Uzan’ın vb. yaptığı gibi. Tıpkı Gülen’in halen ABD’den getirilemediği gibi.
Büyük devlet olmanın şartını Sultan Abdülhamit Han tek cümlede özetliyor: “Hak arayan varsa, hakkını verin, başkaldıran varsa, başını kesin” nokta.


