--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Ulus, milleti bozar!

Ayhan Demir
Ayhan Demir

Ulus ve millet ...

Günlük hayatta sıklıkla birbirlerinin yerine kullanılan bu kavramlar, aslında, iki farklı duruşun, iki farklı bakışın neticesidir. Yakın gibi görünseler de, kıbleleri farklıdır.

Ulus kavramı, “aydınlanmadan arta kalan bir aydın hastalığı” olan ulusçuluğun eseridir. 

Ulusçuluğun ete kemiğe büründüğü ulus-devlet ise “hem 19. yüzyıl Avrupa kapitalizminin başat sosyal grubu olan sınıflaşmanın yıkıcı etkilerini bertaraf eden, hem de ayrı ayrı ayakta durması imkânsız hale gelen küçük çaplı siyasalları bütünleştiren” dünya kapitalizminin motorudur.

20. yüzyıl, ‘ulus’ ve ‘ulus-devlet’ yüzyılı oldu. 

Floransalılar, Floransalılığı terk etmeden İtalyan olmanın; Prusyalılar, Prusyalılığı terk etmeden Alman olmanın adımlarını atmaya başladılar. Fakat bir süre sonra Almanya, Fransa ve İtalya gibi Avrupa toplumlarına, ulus elbisesi dar gelmeye başladı. Daha kuşatıcı bir stratejinin arayışı başladı. 

Bu arayış öyle bir noktaya geldi ki, yirmi yıl arayla, iki büyük boğazlaşma yaşandı. Neticesinde de, biri Washington ve diğeri Moskova odaklı, iki kutba ayrıldı.

Avrupa, bataklıktan kurtulmak için çırpınırken, zamanla daha fazla dibe saplandı. Yeni hedef, ‘Avrupa Ulusu’ kurmaktı. Yani İtalyanlığı ya da Almanlığı terk etmeden, ‘Avrupalı’ olmak. 

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında hayata geçirilen Avrupa Birliği, Avrupa Ulusu oluşturma hedefinin bir parçasıdır. Almanya, Fransa ve İngiltere arasında devam eden çekişme, bu gayretlerin boşa kürek çekmekten ibaret olduğunun açık bir göstergesidir.

Avrupa’da ulusların kristalleştiği yirminci yüzyılda Osmanlı bünyesindeki onlarca halk da, uluslaşma sevdasının peşine düştü. 

‘Avrupa gibi büyük ve güçlü’ olmanın uluslaşmayı kaçınılmaz hale getirdiğini düşünen bu halklar, önemli bir noktayı göz ardı ettiler. Avrupa daha büyük ve güçlü olabilmek adına kapsamlı birlikteliklere yönelirken, Avrupa’yı taklit edenler parçalanmayı tercih ettiler.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadronun “muasır medeniyetlere yükselmek” dediği şey de, esas itibariyle Avrupai tarzda bir ulus olabilmekti. Fakat bu yükseliş gerçekleşmedi. Aksine, adım atmayı bile imkansız hale getiren, bir prangaya dönüştü.

Ulusalcı siyasetin Türkiye’deki miladını Jön-Türkler olarak kabul edersek, geride kalan yüz yıllık süreçte, Anadolu’nun kapitalist sermaye birikiminin odağı haline getirilemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Türkler, Müslüman bir millet olarak yaşamakta, ayak dirediler. Milletin içi boşaltılamadığı için, ulusun içi doldurulamadı. 

Ulusalcılığın koordinatlarını ve beslenme kaynaklarını daha net görebilmenin en iyi yolu, ‘gavur’ ile arasındaki mesafeye bakmaktır. Bu, aynı zamanda, millete ne kadar yakın durduğunu da gösterecektir.

Yaşadığı topraklara alnı değmemiş ya da yere düşen ekmeği alnına koymamış birinin, bu topraklara dair ciddi bir yaklaşım sahibi olması mümkün müdür?

Nurettin Topçu, liseler için yazdığı Sosyoloji ders kitabında, milleti meydana getiren unsurları şu şekilde ifade ediyor: “Milleti kuran maddi unsurlar soy, toprak ve emek birlikleridir. Ruhi unsurlar ise dil, din ve dilek birlikleridir.” 

İslâmcı fikir ve devlet adamlarımızdan Said Halim Paşa da benzer bir görüşlere sahip: “Her milletin kanun ve an’aneleri, üzerinde yaşadığı topraktan daha kıymetli manevi bir vatandır. Çünkü insan topluluklarını millet haline getiren onlardır.”

Demek ki millet olmak ya da millet kalmak, bir toprak parçasına sahip olmak kadar ortak bir anlam dünyasına sahip olmayı şart koşuyor. Sadece aynı dili konuşmayı değil, aynı hali paylaşmayı da gerektiriyor.

Netice olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Millet ne kadar birleştirici ise ulus o kadar ayrıştırıcıdır. Millet bilincine sıkı sıkıya bağlı olan toplumlar, büyük ve güçlü devletlerin sahibi olabilirler. Ulusalcılık ise millet hamurunun mayasını bozan başlıca unsurdur!

Yeniden Büyük Türkiye’nin inşa edilmesi için ilk şart, ulus prangasından kurtulmaktır. İkincisi ise millet hamurunda yoğrulmaktır. Bunu iki temel şartı sağlayamasanız, dünyayı Londra’dan seyredenlere imkân sağlamış olursunuz. 

Son sözü yine Said Halim Paşa söylesin: “Bir başka kavmin tahakkümü altına düşen millet, toprağını değil, kanun ve an’anelerini kaybettiği için bağımsızlığından olur. Üzerinde yaşadığı toprağı çoğu zaman terke mecbur olmadığı ve belki ondan daha fazla istifade ettiği halde esirdir, çünkü milli değerlerini kaybetmiştir.”

Ayhan Demir Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle