İnce görmek...
Her terör eylemi sonrasında, saldırının nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini konuşuyoruz. Birkaç terörist ve terör örgütünden bahsedip, geçiyoruz.
Mesele, bu kadar basit değil. İyilik medeniyetine karşı, organize kötülük hareketiyle karşı karşıyayız!
Yakın dönemde Afrika’da, Güney Amerika’da, Orta Asya’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da gerçekleşen katliam ve soykırımların arkasında kimler varsa, bu saldırıların arkasında da onlar var.
Kızılderililerin, siyah adamların, Boşnakların, Arnavutların, Doğu Türkistanlıların, Afganların, Filistinlilerin, Suriyelilerin, Iraklıların ve yeryüzündeki diğer Müslüman ve Türklerin katilleri kimlerse, bu katliamların sahipleri de onlardır.
Dünya, yeri geldi NewYork oldu. Yeri geldi Londra oldu, Paris oldu. Fakat İstanbul ya da Ankara olmadı. Hiçbir zaman da olmayacak.
Rahmetli Aliya İzetbegoviç ne kadar doğru söylemiş: “Tek tek insanları sevemeyenler, insanlık (hümanizm) kavramını icat etmişlerdir; hem kullanmak hem de rahatlamak için.”
Gerçek failleri belirlediğimize göre artık asıl niyete geçebiliriz.
Yarım kalmış bir hesaplaşmanın tam arefesindeyiz. Geri sayım devam ediyor.
İspanyol edebiyatçı ve siyasetçi Vicente Blasco Ibanez’in Fırtına’dan Önce Şark isimli kitabındaki ifadesiyle; “Türkiye’ye Avrupa’yı istila eden son millet olmanın bedelini ödetmek istiyorlar.”
Birinci Dünya Savaşı’nda kesin bir yenilgiye uğratamadılar. Üzerine bir de Kurtuluş Savaşı’nda topraklarımızdan kovuldular. Buna rağmen, Türkleri ele geçirmekten vazgeçmediler.
1907’de İngiliz Savaş Bakanı, harfi harfine şunu söylüyordu: “Türkiye’yi mahvedinceye kadar savaşa devam edeceğiz.” (Fırtına’dan Önce Şark)
Dediklerini yaptılar. Kuds-ü Şerif’e girdiler, Saraybosna’ya saldırdılar, Caharkale’yi harabe haline getirdiler. Yetmedi Kabil’i yıktılar, Bağdat’ı bombaladılar ve Şam’ı yerle bir ettiler.
Adım adım, asıl hedefe yaklaşıyorlar. Fakat Machhiavelli’nin “Türkler zor ele geçirilir” ifadesini unutuyorlar. Arnold Toynbee de aynı kanaate sahip: “Müslümanlar, çok zor durumda bile ruhlarını korumayı sürdürdüler.”
Soru şu: Türk’ü zor kılan, Müslümanı koruyan nedir?
Cevap oldukça basit: Hiçbir zaman ırk, kan ya da soy birliğini önemsemedik. “Türklük” bahsini öne çıkarmadık. Ne zaman birileri “ben Sırp’ım”, “ben Yunan’ım”, “ben Ermeniyim” dedi; o zaman “biz de Türk’üz” dedik.
“Biz de Türk’üz” diyenlerin içerisinde Kürtler de vardır, Boşnaklar da, Çerkezler de, Arnavutlar da...
Çünkü...
Bizi millet yapan, ırk birliği değil, yol birliğidir.
Bizi millet yapan, kan birliği değil, töre birliğidir.
Bizi millet yapan, işbirliği değil, kader birliğidir.
Yol birliği, insanı diri tutar, ne için yaşadığını hatırlatır.
Töre birliği, insanı sadık, müşfik ve sakin kılar.
Kader birliği, insanı menfaatli, şefkatli ve dirlikli yapar.
Bu niteliklere sahip olan bir milleti, kesin bir yenilgiye uğramak kolay değildir. Bu sebeple milletimiz, birilerini hep rahatsız etmiştir.
Timur, Ankara Savaşı’nda Osmanlı’yı mağlup etti. Fakat, bu mağlubiyetin üzerinden sadece elli yıl geçince, Osmanoğulları İstanbul’u fethettiler.
Moğollar, birkaç nesil içerisinde, işgal ettikleri topraklarda eriyip gittiler. İslam ise fethettiği toprakların anlam dünyasında varlığını devam ettiriyor.
İvo Andriç’in Drina Köprüsü’ndeki şu ifadeleri de buna işaret ediyor. “Türk egemenliği demek... Muhammed dininin birleştirdiği yıkılmaz, parçalanmaz büyük bir topluluk demekti. Yeryüzünde müezzinlerin müminleri namaza çağırdıkları bütün yerleri içine alan topraklar demekti.”
Yeri gelmişken, bir noktayı da açıklığa kavuşturalım. “Ben Türküm” demenin milliyetçilikle ilgisi yoktur. Bu sadece sağlam bir çatının altında toplanmaktır. Türklüğümüz, ırki değil, dini bir meseledir. Bu ifadeden rahatsız olanlar, aslında, İslamiyet’ten rahatsız olmaktadır.
Bizler; Kürd’ü, Çerkez’i, Arab’ı, Boşnak’ı, Çeçen’i ve Arnavutuyla, Türkiye çatısı altında kalmaya devam ettikçe, İslam’ın sancağı da yükselmeye devam edecek inşallah.
Türkiye’ye yönelik terörist saldırıları, “Irak, Suriye ve Mısır’da olan bitene sessiz kalmamamıza” bağlayanlara bir hatırlatma: Hititler bile, Anadolu’yu savunmak için Firavunlarla (Mısır’la) savaşmıştır.
Bir de Rus uçağının düşürülmesini hata kabul edenler var. Müslümanları ürkütmek, sindirmek ve cesaretlerini kırmak için icat edilen “güç dengesi” gibi şeylerden bahsediyorlar. Onların binlerce tankı, savaş uçağı, gemisi, roketi varmış. Müslümanlar ise bu imkanların çoğundan mahrummuş.
Biz de onlara; Kosova, Varna, Niğbolu ve Mohaç’ı hatırlatıyoruz. Bu savaşların nasıl sonuçlandığını, herhalde, bilmeyen yoktur.
O zaman da Türklerin karşısındaki rakipler, daha donanımlıydı. Bir yanda, tepeden tırnağa zırha bürünmüş, sağlam kalkanlara ve kargılara sahip düşman; öte yanda yalın kılıç yeniçeriler!
Üzerinde kuru gömlekten başka bir şeyi olmayan yeniçeriler, yürüyen demir döküm sobaları andıran düşmanı, “yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı”lar.
Rahmetli Aliya İzetbegoviç ile başladık, onunla bitirelim: “İslam, korkakların değil, cesur ve atılgan Müslümanların omuzlarında yükselecektir.”
Çalışmak bizden, takdir Allah’tan...







