Güven sorunu
Güven sorunu
AYHAN DEMİR
Bizim medeniyetimiz, güven medeniyetidir. Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Mümin, güven yurdudur.” Dolayısıyla, her mümine güven duymamız gerekir. Fakat güvenemiyoruz.
Güvenilir olmak, insanın güzelliklerindendir. Tam da burada, sorumuz şu olsun: Dünyada kendimizi güvende hissediyor muyuz? Gönül rahatlığıyla, hangi tüccarın, siyasetçinin, yazarın veya sanatçının sözüne güvenebiliyoruz?
Hep birlikte yaşıyoruz: İnsanlar arasındaki güven duygusu her geçen gün zayıflıyor. Kalbî muhabbet azalıyor. Güven duyulan insan sayısında ciddi bir gerileme var.
Eskiden, yanlarındayken güvende olduğumu düşündüğüm ağabeyler ve kardeşler vardı. Üzülerek söylemeliyim ki, en güvendiğimiz insanlar en güvensiz işlerle veya sözlerle karşımıza çıkabiliyorlar. Velhasıl, topyekûn bir güven bunalımı yaşıyoruz. İşimiz hakikaten zor.
Bir kez daha soralım: Kardeşlik anlayışı menfaatine göre değişenlerle nereye kadar yürüyebiliriz? Onlara güvenmek mümkün müdür?
Soru burada dursun, ama biz devam edelim.
Son zamanlarda, ancak evde veya tenha yerlerde kendimi güvende hissedebiliyorum. İnsanların, birer hesap makinesine dönüştüğü bir dünyada, “yakın çevre” deyince, artık aklıma eş, evlat, çiçek ve kitap gibi şeyler geliyor. Bu konuda yalnız olmadığıma da eminim.
Benden mi kaynaklanıyor, bunu bilmiyorum. Bildiğim, her geçen gün mahremi gizlemek, kusurları örtmek, açıkları kapatmak, vefa göstermek, kardeşlik hukukuna riayet etmek gibi özelliklerden uzaklaşıyoruz.
Birbirimizle dertleşemiyoruz. Dostlar arasındaki sohbetlerde bile “aramızda kalsın” uyarısı yapmak ihtiyacı duyuluyor. Dertleşmek için psikoloğa gidiliyor. Psikologların bu denli rağbet görmesi, muhtemelen bu durumla ilgilidir.
Maddi sıkıntıya giren birçok kişi, ihtiyacını karşılamak için akraba veya dostlarına değil, bankalara müracaat ediyor. Bunun anlamı muhtemelen şudur: Güven ve dayanışma duygusu, karşılıklı olarak geri çekiliyor.
Yeri gelmişken: Temel sorunlarımızdan biri de millete güven veren isimlerin biçimsizce tasfiye edilmesidir. Devir değişse de bu kötü alışkanlığın devam ettiğini söyleyebiliriz.
Güven duymadığımız veya güvendiğimizde pişman olduğumuz bir kimseye saygı da duyamayız. Tersi de doğrudur: İnsan, saygı duymadığına itimat da edemez.
Hal böyle olunca, bugünlerde, hissedilen en büyük eksiklik, güven duygusunun yıpranmasıdır. Bu durumun yol açtığı tahribat ne ekonomik tedbirlerle, ne de yeni kanuni düzenlemelerle telafi edilebilir.
Mehmet Kaplan, “Birbirine yalan söyleyen ve birbirini aldatan insanlar haydut çetesi bile kuramazlar” diyor. O halde, öncelikli ihtiyaçlarımızın birinci maddesine ‘itimat’ bahsini yazabiliriz. Malum, ‘itimat, itikattan önce gelir’ denilir. Sıralama, güvenmek ve inanmak şeklindedir.
Bugünlerde, son zamanlarda dediğime bakmayın. ‘Güven sorunu’ hiç de yeni bir şey değil. Ansiklopedide okudum: İlk kapı kilidi, dört bin yıl önce icat edilmiş. Ve insanoğluna ait en eski kilidi, Ninova Harabelerinde bulmuşlar. Demek ki, insanlar dört bin yıldır birbirlerine güvenmiyorlar.
Yazımızın sonunda, sadece iğneyi değil, çuvaldızı da kendimize batıralım.
Üstümüze düşeni kaldırmadığımız müddetçe, ezilmeye mahkûmuz. Ancak bundan sonra güvenimiz yerine gelir.
Hep alan, hiç vermeyen insanlardan olursak; kendimizle baş başa kalırız. Çevremizden aldığımız borçları zamanında veya hiç ödemiyorsak; en küçük bir ihtiyaç durumunda bile bankaya gitmek durumunda kalırız.
Söylemek istediğim: Güvenilir değilsek, başkalarına da güvenemeyiz, yalnız kalırız. İçine düşülen yalnızlıktan kurtulmanın birinci yolu, güvenilir insan olmaktan geçiyor. Mümin kelimesinin anlamlarından biri de budur: Kendisinden emin olunan!
Uzun lafın kısası: Güven yurdu olmak mecburiyetindeyiz. Bize güvenen, itimat eden insanları hayal kırıklığına uğratmaya hakkımız yoktur.