Ağır imtihan
Bosna Hersek Yüksek Temsilcisi Christian Schmidt’le ilgili devam yazısı yazacaktım. Öyle duyurmuştum. Nasip değilmiş. Daha sonra devam ederiz inşallah diyelim.
1939 yılındaki Erzincan depreminden sonra en büyük felaketle sarsıldık.
Bir değil, iki değil. Tam on belde: Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep, Osmaniye, Malatya, Adana, Diyarbakır, Şanlıurfa, Adıyaman ve Kilis.
Dile kolay, kalbe zor: Binlerce vatandaşımız hayatını kaybetti. Ne yazık ki, can kaybının, nereye yükseleceğini bilmiyoruz.
Velhasıl…
Oldukça meşakkatli bir süreçteyiz. Zorluk derecesi çok yüksek bir imtihandan geçiyoruz. Büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Bunu biliyoruz, görüyoruz.
Şunu da: Devletimiz ve milletimiz, nice zor zamanlardan, ağır imtihanlardan alnının akıyla çıkmıştır.
Sözgelimi Van ilimiz ağır bir felakete maruz kaldı. Devletimiz, bir yıl gibi kısa bir sürede, bu beldemizi ayağa kaldırdı.
Yakın zamandan örnek verecek olursak, aynı durum, Elazığ ve İzmir’de yaşanan depremler için de geçerlidir. Buralarda da devletimiz kısa zamanda yaraları sarmıştır.
Fakat bu sefer, çok daha vahim bir tablo ile karşı karşıyayız.
Sahi, başımıza gelen felaketin boyutlarının, farkında mıyız? Muhtemelen değiliz.
Vaziyetin vahâmetini kavramış olsaydık, birbirimize bu muameleyi reva görmezdik. Birbirimizle değil, acıları paylaşmakla, yaraları sarmakla uğraşırdık.
Her şeyden önce: Zor zamanda konuşmak da ciddi bir iştir. Hepimiz bunun farkında olmalıyız. Bundan dolayı, “herkesin meydanı kendine” diyemeyiz. Her istediğimizi yapamayız, yazamayız.
Birbirimize karşı bu kadar acımasız olmak: Kırıcı davranmak, kusur aramak, bulmak ve ilan etmek. Akıl alır gibi değil. Özellikle, böyle bir zamanda…
Zorluklar, musibetler ve türlü afetler milletin fertlerini birbirine yaklaştırır. Yakın kılar. Bizi ise garip bir şekilde bölüyor, uzaklaştırıyor.
Lafı dolandırmaya gerek yok: Bunlar, İslamî ve insanî şeyler değil. Kardeşliğin şartları arasında, bunlar yer almıyor.
Yapılması gereken belli: Müslümanca düşünmek ve insanca davranmak mecburiyetindeyiz.
Tamam, fikrimizi söyleyelim. Fakat sözlerimiz ve yazılarımız, neye, kime hizmet ediyor, önce bunu bir düşünelim.
Unutmayalım: Zor zamanların mühim işlerinden biri de eleştiriyi ertelemesini bilmektir. Unutmak değil, ertelemek.
İnsan zor zamanlardan oluşur. İnsan, yalnız olup olmadığını zor zamanlarında anlar.
Eskiler, zor zamanlarda, ‘kalkın ey ehl-i vatan’ dermiş. Evet, zorluk zamanı, dostluk zamanı. Dayanışma içinde olmalıyız.
Bir de bu: İnsanın terbiyesi, musibet anında ortaya çıkar. Kumaşımızın kalitesi, olumsuz şartlarda, zor zamanlarda kendini belli eder.
Bu, devletler ve milletler için de böyledir.
Hiç kuşkusuz: Allah, zorluklara katlanma ve sabırlı olma yeteneğini, en çok aziz milletimize ve kadim devletimize vermiştir. Bu topraklarda, derin ve yüksek acıya katlanmak bir meziyettir.
Ne yapalım: Ağaç düşer, yakınına yaslanır! Bizim, bizden başka, kimimiz var?
Yüksek acı, derin sarsıntı ve tarifsiz üzüntü karşısında; birbirimize sarılmalı, geleni birlikte göğüslemeli ve ağır yükü paylaşmalıyız.
İnsanlığın da, kardeşliğin de, sevginin de neye karşılık geldiği bellidir: Sahip çıkmak.
Esas marifet, iyi günlerde değil, zor zamanlarda birbirimize sahip çıkmaktır. Zor zamanlarımızda, çaresiz kaldığımızda sahip çıkmayanın insanlığından, kardeşliğinden ve sevgisinden şüphe edebiliriz. Buna hakkımız var.







