• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Arzu Erdoğral
Arzu Erdoğral
TÜM YAZILARI

Retorik ile realite arasında Orta Doğu’da insan kalmak

03 Ağustos 2026
A


Arzu Erdoğral İletişim: [email protected]

Retorik ile realite arasında Orta Doğu’da insan kalmak

ARZU ERDOĞRAL

Uluslararası ilişkiler literatürü, sahada akan kanı örtbas etmek için icat edilmiş afili kelimelerle doludur. “Stratejik derinlik”, “güç dengesi”, “caydırıcılık” ve tabii ki hepsinin tepesine bir nişane gibi iğnelenen o en tılsımlı sözcük: Barış. Oysa bugün haritayı önümüze açıp Gazze’den Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye uzanan o kadim ve yorgun coğrafyaya baktığımızda, “barış” kelimesinin diplomatik resepsiyonlarda kadeh tokuştururken kullanılan içi boşaltılmış bir retorikten fazlası olmadığını görüyoruz.

Dünya, büyük güçlerin kendi askerlerinin burnu bile kanamadan yürüttüğü kirli bir satranç tahtasına dönüştü. Adına vekalet savaşları dedikleri bu yeni nesil barbarlık, başkentlerdeki steril odalarda haritalar üzerine kondurulan piyonlarla oynanıyor. Ancak o piyonlar düştüğünde, gerçek hayatta devrilenler tugaylar ya da filolar değil; evleri başlarına yıkılan, çocuklarının cansız bedenlerini harabelerin arasından toplayan siviller oluyor.

Cenevre’de, New York’ta ya da bölge başkentlerinde kurulan o devasa diplomasi masaları, sahadaki trajediyi çözmekten ziyade statükoyu korumaya ve suç ortaklığına meşruiyet kazandırmaya yarıyor. Küresel güçlerin turnusol kağıdı tam da bu masalarda renk değiştiriyor. Bir yanda insan hakları ve uluslararası hukuk nutukları atan, diğer yanda ise tetiği çeken elin arkasına milyarlarca dolarlık silah desteği yığan iki yüzlü bir küresel akıl var.

Bugün uluslararası hukukun en temel kuralları, çocuk hastaneleri bombalanırken, göç yolları ateşe verilirken ve en temel insani yardımlar abluka altına alınırken canlı yayında çökmüştür.


Masadaki takım elbiselilerin birbirine kibarca gülümsediği her dakika, sahada bir ailenin daha yok oluşuna zaman kazandırıyor. Modern dünya, trajediyi durdurmayı değil, trajediyi yönetilebilir ve televizyon ekranlarından izlenebilir kılmayı seçmiştir. Bu, insanlığın ortak vicdanına vurulmuş en ağır darbedir.


Bu yangın yerinin tam ortasında, coğrafyanın kendisine hem bir kader hem de bir sorumluluk olarak yüklediği stratejik konumda Türkiye duruyor. Türkiye için Orta Doğu’daki krizler, okyanus ötesindeki bir devlet için olduğu gibi “jeopolitik bir hamle alanı” ya da seçim yatırımı yapılacak bir dış politika malzemesi değildir. Sınır komşularında patlayan her bomba, Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve güvenlik mimarisinde doğrudan yankı bulur.

Tam da bu yüzden, Türkiye’nin bu gerilim hattında üstlendiği ve bundan sonra da çok daha güçlü bir şekilde üstlenmesi gereken rol “dengeli ve adil bir arabuluculuktur.”

• Tarafı İnsan Olan Bir Diplomasi: Türkiye, tarafların kör taassubuna kapılmadan, bölgenin tarihsel hafızasını ve sosyolojik dinamiklerini en iyi bilen aktör olarak sesini yükseltmek zorundadır.

• Köprü Olma Misyonu: Batı ile Doğu, küresel güçler ile bölgesel dinamikler arasında sadece coğrafi değil, zihni bir köprü kurabilen yegane güç Türkiye’dir.



• Retoriğe Karşı Realite: Ankara’nın misyonu, batının içi boş “barış” söylemlerine karşı, sahada insani koridorların açıldığı, kalıcı ateşkeslerin hukuki zemine oturtulduğu somut bir adaleti savunmaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” haykırışı, tam da bu diplomasi masalarındaki samimiyetsizliğe ve statükoya karşı yükselen, küresel vicdanın sesidir.

Türkiye ne bölgesel ihtirasların peşinden sürüklenen bir taraf ne de küresel güçlerin dayatmalarına boyun eğen bir seyirci olmalıdır. Türkiye’nin dik duruşu, masada adaleti, sahada ise insanı merkeze alan o “ince çizgiyi” korumaktan geçer.

Eğer “barış” kelimesini küresel güçlerin veto yetkilerine, silah lobilerinin kar marjlarına ve diplomatların samimiyetsiz bildirilerine terk edersek, geriye savunulacak bir insanlık mirası kalmayacak. Vekalet savaşlarının gölgesinde kararan sivil hayatlar, bizlere medeniyetimizin ne kadar kırılgan olduğunu her gün yeniden hatırlatıyor.

Şimdi yapılması gereken, barış kelimesini retoriklerin konforlu alanından çıkarıp, sahadaki çocukların hakkı olan gerçek bir gerçekliğe dönüştürmektir. Coğrafyanın yükünü omuzlarında taşıyan Türkiye için bu, bir dış politika seçeneği değil, tarihe ve insanlığa olan borcudur. Çünkü Orta Doğu’da barış sadece bir bölgenin huzuru değil, dünyanın vicdani olarak hayatta kalıp kalamayacağının yegane göstergesidir.


Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23