Tatil
Tatil
Ali Osman Aydın
Yanılmıyorsam, bundan 20 yıl kadar önceydi. Dedemin ameliyatı için dört beş günlüğüne köyüme gitmiştim.
O zamanlar köyümle ilişkim pek de iyi sayılmazdı. Geliş gidiş yok denecek kadar azdı. Mecburi ziyaretimi saymazsak en son on yıl kadar önce köye gitmiştim.
10 yıl daha olgunlaşmış olarak köyde vakit geçirmek hoşuma gitmişti. Ziyaretimize konu olan işimiz hallolduktan sonra kalan süreyi kendime ayırmıştım.
Seher serinliğinde gün doğumuna doğru yürüyor, bir kayabaşına oturup rüzgârda sallanan ağaçların hışırtılarını dinliyor, kilometrelerce ötedeki dağların zirvelerinde biriken rengarenk bulutları izlerken farkında olmadan bir huşu duygusuyla doluyordum.
Sabahtan öğlene, öğlenden ikindiye ve akşama, doğanın her an biçim değiştiren ahengini sanki ilk defa görüyormuşçasına hayranlıkla izliyordum.
İnsan yoğunluğu, gürültü ve trafik keşmekeşinin içinden son sürat geldiğim bu iklimin dinginliğine beklenmedik bir biçimde çarpmış adeta serseme dönmüştüm.
Birkaç gün sonra İstanbul’a yani trajedime geri dönmek zorundaydım. Fakat gözlerimin önüne serilmiş bu el değmemiş alemin huzuru gitmemem için elimi kolumu bağlıyordu.
Köyün sarı ve yeşile boyanmış misk kokulu coğrafyasının derinliklerine doğru yürüyüşler yapıp pembe bulutların kızıla döndüğü berrak gün batımlarını izledikçe İstanbul’a dönmenin ve İstanbul’da yaşamanın anlamı üzerine daha fazla düşünmeye başladım.
Derken bu konudaki aydınlanmamı tetikleyen o sözler ile umulmadık bir anda yüz yüze geldim.
Birkaç günlük terapinin verdiği huzur ve dönecek olmanın keskin iç sıkıntısıyla dolu karma karışık bir haleti ruhiye içinde dönüş hazırlıklarına başladım.
Akrabalarla, tanıdıklarla vedalaşırken, içlerinden biri, hemen döndüğümü, oysa daha yeni geldiğimi, neden bu kadar erken döndüğümü sordu.
“Maalesef… İşler bizi bekliyor, gidip çalışmamız lazım” dedim.
Karşımdaki kişi sonradan beni çokça düşündürecek o sözü tam o anda söyledi.
Yaptığıma anlam veremeyen birinin bakışlarıyla “Her gün de çalışılır mı canım!” dedi.
İznim bitip istemeye istemeye geri dönüş yolculuğuna başladığımda bu sözü düşündüğümü hatırlıyorum.
İstanbul’da işler çığırından çıkıp bizi nefes alamaz hale getirdiğinde bu söz hep kulaklarımda çınladı…
“Her gün de çalışılır mı canım?!”
Bu söz bana ve yaşadığım hayata yabancı olan bir hayat tarzının içinden sökün etmişti. Bu sözü söyleyen kişi yılın sınırlı zamanları haricinde adamakıllı çalışmıyordu bile.
İşe gitmek için senenin 11 ayı sabahın yedisinde uyanıp yollara düşmüyor, akşam evine dönmek için sıkış tıkış bir trafiğin adım adım ilerlemesini beklemek zorunda kalmıyordu.
Köy ile şehir hayatının mukayesesine girmek değil niyetim. Bu her yerde ziyadesiyle yapılıyor zaten… Ama yıllık izin dönemi geldiği için, senede yalnızca birkaç hafta tatil yapabilen insanların dramına da değinmek gerekiyor.
“Yıllık izin” dediğimiz şey adı üzerinde bir tutsaklığa işaret etmiyor mu? Şerif Gören’in Yol filminde kısa bir süreliğine hapishaneden salınan mahkumlar geliyor aklıma yıllık izin denince.
Ve yıl boyu yapmayı arzu ettiği her şeyi 15-20 güne sığdırmaya çalışan telaşlı insanlar…
İşte asıl üzerinde durulması gereken de bu!
Yıl boyu bir sürü şey yapmayı arzu ediyorsunuz… Mesela merak ettiğiniz o şehri görmeyi, çocuğunuzla baş başa vakit geçirmeyi, okumayı ertelediğiniz kitapları okumayı, programsız bir şekilde aylaklık yapmayı, sabahları geç uyanmayı, eski arkadaşlarla buluşmayı, anne babanızı ziyaret etmeyi, köyünüzü görmeyi istiyorsunuz.
Hep “yaz gelsin, izin bir başlasın” diyorsunuz…
Yaz geldiğinde bütün bunları ve bunlar gibi daha bir sürü şeyi tatile sığdırabileceğinizi zannediyorsunuz.
Tatil başlıyor ve siz görüyorsunuz ki tatile ertelediğiniz hiçbir şey sığmıyor. Çünkü her şeyden önce, bütün bu saydıklarımızdan da önce insan en çok durup kendini dinlemeye ihtiyaç duyuyor.
Bunu da çalışma hayatına ara verdiğinde, sabah erkenden yola koyulma zorunluluğu olmadığında, hiçbir şey yapmamanın derinliklerine dalma imkânı bulduğunda düşünebiliyor.
İnsan düşünmeye başladığında hayatın içinde olup da ıskaladığı şeylerin fazlalığını idrak ettiğinde hüzünleniyor.
Bakıyor ki, çocuklarının büyüdüğüne şahit olamamış, ana babasını yalnız bayram ziyaretlerine sıkıştırmış, mevsimlerin gelip geçişini, gün batımlarının harikuladeliğini fark edememiş bile…
Zaman da hayat da çevremizdeki hikayeler de kayıp gitmiş…
Ama biz bunlardan hiçbir şey yakalayamamışız.
Acı gerçek şu ki: Modern toplum, çalışma toplumudur.
Biz de bu toplumun yılda birkaç kısa zaman için şartlı salıverilen tutsaklarıyız.
“Her gün çalışılmasını” garipseyenler metropollere tıkılmışlar olarak bizden daha özgürler.
Üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen o soru hala tazeliğini koruyor.
“Her gün de çalışılır mı canım?”