Körfez’de yeniden alevlenen ateş
Körfez’de çok kısa bir süre devam eden hassas sükûnet, İran ile ABD arasında çatışmaların yeniden başlamasıyla sona erdi ve tekrar silahlar konuşmaya başladı. Taraflar arasında varılan anlaşmanın ardından bölgede kalıcı bir yatışma beklentisi oluşmuşken, karşılıklı saldırıların yeniden gündeme gelmesi, anlaşmanın temel meselelerdeki belirsizlikleri çözmekten uzak olduğunu gösterdi. Bugün gelinen noktada her iki taraf da askeri hedeflere yönelik saldırılarla mesaj verme yoluna gidiyor ve gerilim her geçen gün tırmanma eğilimi gösteriyor.
Bu arada ABD, İran’ın özellikle enerji santrallerini ve altyapısını tahrip etme amaçlı saldırılar düzenleyebileceği yönünde tehditlerde bulunmak suretiyle baskın çıkmaya çalışıyor ve İran’ı kendi istediği nitelikte bir anlaşmaya zorlamak istiyor.
Çatışmaların yeniden başlamasında belirleyici etken, Hürmüz Boğazı konusundaki anlaşmazlıklar oldu. Dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği bu su yolu üzerindeki denetim meselesi, taraflar arasındaki müzakerelerin en çetrefilli başlığını oluşturuyordu.
İran, Hürmüz kartının karşı tarafa baskı yapmak ve uluslararası mekanizmayı bazı şeylere zorlamak için etkili bir kart olduğunu savaşın ateşli bir şekilde devam ettiği günlerde tecrübe etti. O yüzden bu konudaki avantajını kalıcı hale getirmek istiyor ve bu kartı kendisine geri dönmeyecek bir şekilde elinden alacak bir anlaşmaya razı olmak istemiyor.
Ama ABD, beraberindeki küresel güçler ve bölge ülkeleri de bunu kendi açılarından önemli bir risk olarak gördüklerinden, Hürmüz’ün tamamen İran kontrolüne verilmesine veya İran’ın burada avantajlı konuma getirilmesine razı olmak istemiyorlar.
İran, boğaz üzerindeki fiili kontrolünün tanınmasını anlaşmanın tabii bir sonucu olarak görürken, ABD bu talebin bölgesel dengeleri temelden sarsacağının farkında.
Vaşington’un hesabında Körfez ülkelerinin duyarlılıkları önemli bir yer tutuyor. Hürmüz Boğazı’nın İran’ın kontrolüne verilmesi, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere bölge ülkelerini ciddi şekilde rahatsız edecek bir gelişme. Bu ülkelerin enerji ihracatının neredeyse tamamı bu dar su yolundan geçiyor ve boğazın Tahran’ın insafına bırakılmasının, ekonomik güvenliklerinin İran’ın iradesine teslim edilmesi anlamına geleceğini düşünüyorlar.
ABD ise tam da bu rahatsızlığı bir kaldıraç olarak kullanmak ve Körfez ülkelerini İran karşısında daha etkili bir şekilde devreye sokmak; böylece, çatışmanın yükünü paylaştırmak ve bölgesel bir cephe oluşturmak istiyor.
Son saldırı dalgasında dikkat çeken husus, İran’ın hedefleri arasında Körfez ülkelerindeki bazı noktaların da yer alması oldu. Tahran bu saldırılarla, ABD ile iş birliği yapmanın bedelinin ağır olacağı mesajını veriyor. Ancak bu strateji iki ucu keskin bir bıçak niteliğinde. Körfez ülkelerinin doğrudan hedef alınması, bu ülkeleri tarafsız kalma pozisyonundan çıkarıp fiilen ABD safına itme riski de taşıyor.
Böyle bir sonucun ortaya çıkması için ABD’nin bu ülkeleri de ateşin içine çekme planının işine yarayacaktır. Elbette İran da bunun farkındadır; ama savaşın ABD’nin değil İran’ın sahasında vuku bulması önünde daha güçlü ve etkili bir seçenek bulunmaması sebebiyle bu yönteme başvuruyor da denilebilir.
Son hadiselerin bir diğer önemli boyutu Lübnan’la ilgilidir.
Ateşkesin Lübnan’ı kapsayan hükümlerine İsrail’in baştan itibaren riayet etmediği ve Güney Lübnan’a yönelik saldırılarını aralıksız sürdürdüğü biliniyor. İşgal rejimi, burada ateşkesi Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve nihayetinde tasfiye edilmesi için bir araç olarak görüyor ve bu yönde hem askeri hem siyasi baskıyı artırıyor.
İran ve Hizbullah ise bu tasfiye planına kesinlikle karşı çıkıyor. Aslında Lübnan’da direnişin silahlarının toplanması bu ülkenin siyonist katillerin insafına terk edilmesi gibi bir tehlikeyi de içinde barındırıyor.
Görünen o ki bölge, birbirine bağlı cephelerde yürüyen ve her an kontrolden çıkabilecek çok katmanlı bir çatışma sürecine girmiş durumda.