“Yaşayan Türkçe”den “büyük ve derin Türkçe”ye
“Büyük Türkçe” dâvâsını düşünmeye ve düşündürmeye devâm ediyoruz.
Bundan önceki yazımızda Türkçemizi binlerce yıllık birikimi ile sâhiplenen, bu gövdeden hiçbir parçanın koparılmasını istemeyen, bu sâhiplenişi istikâmetinde 1932’de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuyla başlayan tasfiyecilik hareketine karşı mücâdele veren ilim adamı, yazar ve şâirlerden ve eserlerinden bahsetmiştik.
Dünyâda hiçbir dilin başına böyle bir balyoz inmemiştir. Bütün medenî dillerde şu veyâ bu miktârda yabancı kelime vardır ve hiçbir millet bu kelimeleri dilden atmak ve yerine milletin hiç anlamadığı bir kelime yığınını dayatmak fecâatiyle karşılaşmamıştır. Çünkü böyle bir hareket bütün dilleri mâzîsinden, hâtıralarından koparır; fakîrleştirir ve ifâde gücünü bitirir. Her millet bunu bilir ve bu yüzden dilini bütün varlığı ile sâhiplenir ve korur. Bunu ifâde için Cemil Meriç, “Her mukaddesi deviren Fransız İhtilâli, tek mukaddese dokunmamıştır; kâmûsa.” der. Kâmûs, sözlük, kelime hazînesi, yâni dildir.
Maalesef bizim inkılâpların en çok dokunduğu şey dilimiz olmuştur. Çünkü dilin değiştirilmesi ile hedeflenen başka bir şey vardır: Milletin mâzîsinden ve bilhâssa İslâm’dan koparılması; milletin kafa ve kalbinden en küçük îmân kırıntılarının bile silinmesi... İslâm’ı hatırlatan kelimeler unutturulunca zaman içinde İslâm da unutulmuş olacaktır. Hedef budur. Bu yüzden diyebiliriz ki “Dînimize yapılanlarla dilimize yapılanlar arasında kıl kadar mesâfe yoktur.” Hattâ şunu söylemek bile mümkündür: “Dil devriminin dinle ilgisi dille ilgisinden fazladır.”
“Büyük Türkçe” dediğimiz, dil devrimi ile fakîrleştirilmeden önceki binlerce yıllık birikimin tamâmını ihtivâ eden Türkçemizdir. Dil devrimi bu büyük birikimin İslâmî unsûrlarını dilden atıp yerine ölmüş köklerden veyâ böyle bir kaygı bile gütmeden düpedüz uydurma kelimeleri dayatmıştır. Bugün Türkçenin en büyük sıkıntılarının kaynağı budur.
“Büyük Türkçe” yerine dayatılan bu “güdük Türkçe” ile mücâdele eden birçok kahramanlarımız olmuştur. Başta ilk dil kurultayında Hüseyin Cahit Yalçın sert tasfiyecilik karşısında mûtedil sâdeleşmeyi müdâfaa etmiştir. Görüşleri doğrudur ve bugün bile Türkçe için doğru olan yoldur. “Türkçe sâdeleşmeli ama yüzlerce yıldan beri kullandığımız, edebiyâtımıza ve halkın diline girmiş kelimelere dokunmamalıdır. Bunlar artık Türkçenin malı olmuştur.”
Bundan evvelki yazımda “Büyük Türkçe”yi müdâfaa eden kahramanlardan bahsetmiştim. Bu mücâdelenin toplu bir hareket hâli arz eden bir safhasını hatırlatmak isterim. Zannediyorum 1980’li yıllardı. Ahmet Kabaklı merhûm Tercüman Gazetesi’nde çok tesîrli yazılar yazardı. Kendisi “Büyük Türkçe” dâvâsının tâkîpçilerinden idi. En çok onun gayretleri netîcesinde Tercüman Gazetesi’nde tasfiyecilik-uydurma kelimeler karşısında bir hareket başlatıldı. “Büyük Türkçe”yi müdâfaa eden birçok ilim adamı ve yazar bu harekete destek oldu, yazılar yazdı. Bu yazarlar “Yaşayan Türkçe” sloganı ile hareket ediyorlardı. O günler için doğru ve tesîrli bir slogandı gerçekten. Yaşayan yazar ve şâirlerin, sokaktaki halkın dilinde bin yıllık kelimeler hâlâ canlıydı. Tasfiyecilik-uydurmacılık ders kitaplarında ve marjinal denilebilecek bir yazar-çizer grubu arasında tutunabilmişti ancak. Dil ve edebiyât zevkini kaybetmemiş, dilin binlerce yıllık bir birikim işi olduğunun farkında olan yazar ve şâirler hâlâ “Büyük Türkçe” ile irtibâtlıydı. Sokaktaki halk ise tasfiyecilikten hemen hemen hiç etkilenmemişti. Çünkü çoğu okumamıştı ve bugünkü gibi dijital dünyâ yoktu. Okumuş çocukları ile anlaşmalarını zorlaştıran uydurma kelimeler çok zaman bir alay ve fıkra mevzûu idi. Duysalar da kullanmazlardı. Dolayısıyla “yaşayan Türkçe”, hâlâ zengin, mûsikîli, hâtıralı ve İslâmî mâzîsinden tam kopmamıştı. Tasfiyeciliğin dokunanı yakacak arka plânına karşı da ideolojik bir mânâ taşımıyordu. Tez şuydu: “Biz ideolojik bir tutum içinde değiliz. Büyük edebiyatçılarımızın ve halkımızın kullandığı Türkçeyi müdâfaa ediyoruz. Bu Türkçeye zarar verecek teşebbüslere karşıyız.” Hepsi bu… Bu yazılar daha sonra üç cilt halinde “Yaşayan Türkçemiz” ismiyle bastırılmıştı. Kütüphânelerde mevcûdu kalmış mıdır acabâ?
Ne yazık ki “Büyük Türkçe” dâvâsı günümüzde “Yaşayan Türkçe” sloganı altında müdâfaa edilemez artık. Çünkü artık “yaşayan Türkçe”, “Büyük Türkçe”nin zenginliğini, hâtıralarını, mûsikîsini, mâzîsini, îmânını ihtivâ eden bir Türkçe değil maalesef. Gerek Geoffrey Lewis’in “Trajik Başarı-Dil Reformu” dediği dil devrimi (tasfiyecilik) sebebiyle, gerekse internet, bilgisayar ve bilhassa cep telefonları vâsıtası ile dünyâ şeytan imparatorluğunun insanları sekülerleştirmesi, ahlâkî değerleri çürütmesi, dîni ve millî kimlikleri eritmesi sebebiyle insanlarımız artık kullandığı Türkçenin büyüklüğünü küçüklüğünü düşünebilmekten uzaklaştı. Hele binlerce yıllık birikim, millî kimliğimizin ve varlığımızın bekâsı, İslâmî mâzîmizi hatırlatan, mûsikîsi kulakları okşayan… gibi düşünceler dimağına değmiyordur bile. El kol işâretleriyle, jest ve mimiklerle desteklenmiş Tarzanca denilebilecek az kelime ile günlük asgarî ihtiyâçlarını görebilmesi yetiyor onlara. Yazıda sâdece ünsüz harfleri kullanarak, hattâ onu da kullanmadan emojilerle merâm ifâde ediyor artık insanlar. Dilin bir anlaşma vâsıtası olmaktan çıkışını seyrediyoruz. Böyle bir vasatta “Yaşayan Türkçe” sloganı altında “Büyük Türkçe” için yapılabilecek bir şey kalmamıştır. Çünkü “yaşayan bir Türkçe”den bahsetmek zor artık.
Ama Türkçenin yaşaması bir varlık-yokluk (bekâ) meselesi olduğu için mücâdeleyi bırakmak da yok. Türkçeyi kaybedersek millet olarak varlığımızı kaybederiz. Türkçenin binlerce yıllık birikiminin tamâmını ve kıyıma uğramış bütün kelime varlığını içine alan yeni bir slogan, yeni bir serlevha bulmalı ve onun altında mücâdeleyi sürdürmeliyiz. Ben birkaç yazımda “Büyük Türkçe” ibâresini kullandım. “Derin Türkçe” de oldukça münâsip ve mânâlıdır. Geçen gün D. Mehmet Doğan hocamızın da “Hâlis Türkçe” ibâresini kullandığını gördüm, bu da gâyet güzel geldi bana.