Türkçeleşmiş Türkçe
BİR GÖRÜŞ: Türkçeye Farsça ve Arapça kelimeler girince Türkçe derinleşip yaşıyormuş. (Alaycı bir edâ ile söylüyor)
CEVAP: “Girince” değil, “yerleşince”. Bunun ikisi arasında dağlar kadar fark var. İnsanlar toplu yaşamaya muhtâçtır ve insan çevresinden etkilenen bir varlıktır. Türk milleti Orta Asya’dan Afrika ve Avrupa içlerine kadar bin yıllık yürüyüşünde birçok milletle karşılaşmıştır ve ister istemez bu milletlerle kültür alış verişi yapmıştır. Bu alış veriş her bakımdandır. Dil de bu alış verişten en çabuk etkilenen kültür varlığıdır. Dolayısıyla Türkçemiz de karşılaştığı bütün milletlerin dilleri ile kelime alış verişi yapmıştır. Bakınız sadece “alış” değil, “veriş” de yapmıştır. Bugün Arapça’da, Farsça’da, Rusça’da ve birlikte yaşadığımız/temasta bulunduğumuz bütün milletlerin dillerinde Türkçeden geçmiş kelimeler vardır. Onlar da bu kelimeleri atmıyor, kullanmaya devâm ediyorlar. Ama bu alış verişte hangi kelimeler kullanılır? “Yerleşen” kelimeler… Yerleşen ne demek? Binlerce yıl içinde, hiçbir zorlama olmadan alınan, şâir ve yazarların eserlerinde kullanılmış, sıradan vatandaşların bile anlar ve kullanır hâle geldiği kelimeler. Ziya Gökalp gibi Türkçü bir yazar-düşünür bile böyle kelimelere “Türkçeleşmiş Türkçe” diyor ve bunların korunması gerektiğini söylüyor.
Uydurma söz yapmayız,
Yapma yola sapmayız,
Türkçeleşmiş, Türkçedir;
Eski köke tapmayız.
1935-36’larda Türkçedeki bütün yabancı kökenli kelimeleri atmak ve “özTürkçe” bir dil “yaratma” iddiası ile dil devrimini yapanlar -hem de fikirlerimin babası dedikleri- Ziya Gökalp’i anlasalardı keşke. Ziya Gökalp’in görüşleri bir dil için -elbette Türkçe için de- en ilmî ve mûtedil fikirlerdir. Ne diyor? “Uydurma söz yapmayız, yapma yollara sapmayız, dilimize yerleşerek Türkçeleşmiş kelimeleri Türkçe sayarız; unutulmuş, artık dilden düşmüş olan eski kelimelere Türkçe kökenli diye tapmayız.” İşte bizim de bugün müdâfaa ettiğimiz görüş budur. Hiç kimse Türkçülüğün fikir babası Ziya Gökalp’ten daha Türkçeci olduğunu iddiâ etmez herhâlde. Maalesef dil devrimini yapanlar Ziya Gökalp’i fikirlerinin babası saydıkları hâlde tamâmen onun zıddına hareket etmişlerdir. Uydurma kelimeler yapmışlar yani yapma yola sapmışlardır, tabiî olan yoldan çıkmışlardır, dilimize yerleşerek Türkçeleşmiş kelimeleri Türkçeden saymayıp dilden atma yoluna gitmişlerdir, dilden düşmüş, Türk milletinin unuttuğu eski kelimelerden yeni kelime uydurmaya kalkmışlardır. Netîce: Kendilerinin bile şikâyet ettikleri kafası gözü yarılmış, târîhî akışından kopmuş, fakîrleşmiş ve bu defa Batılı ecnebî kelimelerin istîlâsına uğramış -ama illâ da sekülerleşmiş- bir Türkçe…
Türkçedeki bütün yabancı kökenli kelimeleri atalım ve “öz” bir dilimiz olsun diyenlere bunun imkânsızlığını küçük bir kelime listesi vererek gösterebilir miyiz bilmiyorum. Bakınız şu kelimeler yabancı kökenlidir, üstelik sâdece Arapça ve Farsça kökenli (yâni kimilerine göre Osmanlıca) değil, Yunanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca kökenliler de var içinde: Pencere, masa, mendil, balkon, fren, direksiyon, vites, cam, poşet, ceket, kravat, pantolon, domates, biber, patlıcan, patates, namaz, tespih, kitap, defter, kâğıt, sayfa, kalem, satır, kasap, lâstik, anahtar, kontak, plaj, vapur, sâhil, kasaba, şehir, vilâyet, siyâset, istikâmet, avukat, para, banka, politika, demokrasi, parti, sandık… “Nasıl ya? Bu kadar mı?” diyecekler olacaktır mutlakâ. Bu ve benzeri “yerleşmiş” kelimeler olmadan çarşıda pazarda yol bulup ihtiyâç görüp gelemezsiniz bile. Bu iş hamâsetle götürülecek iş değildir.
“Yerleşmemiş” yabancı kökenli kelimelerle işimiz yok. Hattâ dil bunlardan sâdeleşmelidir diyoruz. Meselâ günümüzde bir sel gibi dilimize dolan İngilizce kelimeler henüz yerleşmeden tedbîr alınmalıdır ve Türkçemiz bunlardan kurtulmalıdır diyoruz. Ama kimileri henüz yerleşmemiş böyle İngilizce kelimeleri tepe tepe kullanırken (üstelik kullanınca kültürlü beyler-hanımlar görünüyorlar) yüzlerce yıldan beri yerleşmiş kelimelere burun kıvırıyorlar. Biz sâdece yerleşmiş Arapça Farsça kelimeleri müdâfaa etmiyoruz, dilimize yüzlerce yıldan beri yerleşmiş, romanımıza, hikâyemize, ninnilerimize, masallarımıza girmiş bütün kelimeleri koruyalım diyoruz, ama bir türlü anlaşılmıyoruz. Anlaşılmamak da bir şekilde tahammül edilebilir bir şey; asıl fecâat yanlış anlaşılmak. Tekrâr edersek: Türkçemizin binlerce yıllık varlığından tek tuğla düşmesin, hepsi bir bütün olarak korunsun diyoruz. Mesele ve dâvâ budur.