Titreyen şehirler
Depremin maddî-mânevî sancıları devâm ediyor. Allah ölenlere rahmet, kalanlara yardım etsin.
Bugün deprem vesîlesiyle başka bir noktaya bakmak istiyorum.
Eski edebiyâtımızda mazmûnların büyük yeri ve ehemmiyeti vardı. Mazmûn, hemen hemen herkesin hikâyesini bildiği ve aynı şeyi anladığı kelime ve tâbîrlerdir. Meselâ eskiler bir şiirde geçen gül, bülbül, servi, bağ, hat, misk, amber, rakîb… kelimelerini ve hikâyelerini bilir ve hemen hemen aynı şeyleri anlarlardı. Bu, edebiyâta ve okuyuculara bir kolay anlaşma ve derinlik imkânı verirdi. Eskiye âit her şeyi kötü gösteren yeni devirde bunlar da terk edildi ve şiir sözlük mânâsı bilinen kelimelerle yazılan ama kimsenin bir şey anlamadığı bir bilmece bulmaca hâline geldi maalesef.
Mevzûa dönelim. Deprem üzerine konuşan Prof. Dr. Özcan Hıdır hocadan Maraş kelimesinin “titreyen yer” (ra’şe’den) mânâsına geldiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Meğer târîhte Maraş’ta kırk bin kişinin öldüğü büyük depremler yaşanmış ve bu ismin verilmesinin -muhtemelen- bir sebebi de buydu. Bu bilgi bana yıllar önce Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın Edebiyat Meseleleri isimli eserinde okuduğum Şeyh Gâlib’in iki beytini tahlîl ederken verdiği çok enteresan bilgileri hatırlattı. Meğer Nişâbûr şehri de zelzeleleri ile meşhûrmuş ve bu yüzden Nişâbûr, titreme mânâsında kullanılan bir mazmûn hâline gelmiş. O bölümü okuyucularımla paylaşmak isterim. Hem bu arada dîvân edebiyâtının inceliğini ve derinliğini, o şiirlerin nasıl ince bir bilgi ve rûhla tahlîl edildiğini de görmüş oluruz.
Tahlîl edilen iki beyit şunlardır:
Kandil-i dil ki şu’le-i meyden ferâğı var
Yâkutdur ki cism-i terinden çerâğı var
Mûy-i sefîd subh-ı Nişâbûr-ı ra’şedir
Cûş-i şarâb-ı lâ’l-i sirişkin de çâğı var
Alâkalı kısmı aynen alıyorum:
Bu beyti tâkip eden beyit de, bir bakıma, çok şâyân-ı dikkattir. Beyit şudur:
Mûy-i sefîd subh-ı Nişâbûr-ı ra’şedir
Cûş-i şarâb-ı lâ’l-i sirişkin de çâğı var
Evvelâ, mânâsını yazalım: “Beyaz saç, titreme Nişâbûr’unun sabahıdır. Göz yaşının laâl renkli şarabının coşup kabarmasının da zamanı vardır. Bir de çağlaması vardır.”
Matbû nüshada beytin birinci kelimesi olan “mûy”, “bûy” şeklinde yazılmıştır. Benim devrimin dîvân edebiyatı mütehassıslarınca kat’iyyen anlaşılmamıştır. Türlü yanlış mânâlar verilmiştir. Ben, “Bûy-i sefîd” (beyaz koku)i o devir sanat zihniyetinin çok üstünde gördüğüm için, bu kelime üzerinde durdum ve araştırdım. Doğrusunu buldum. Bu kelime “bûy” değil, “mûy” idi. Ve muammâ, birdenbire açıldı. Saçlar ağarınca, yâni ihtiyarlayınca, insana ra’şe gelir. Titreme ârız olur, el ayak titrer. Fakat, bunun Nişâbûr’la ne alâkası olabilir? Gene araştırma yaptım. Ve, Büstânü’s-Seyâhe adlı bir kitapta, Nişâbûr’un zelzelesi ile meşhûr bir şehir olduğunu buldum. Ondan sonra da, bir iki şâirde daha buna rastladım. İzzet Molla’da şu beyti:
Serdi-i iftirâkın ile titredikçe dil
Her kande olsam arz-ı Nişâbûr’dur bana
“Ayrılığının soğukluğu ile gönlüm titredikçe, her bulunduğum yer bana Nişâbûr toprağıdır.” Bir de Üsküdarlı Hakkı Bey merhumda şu beyti gördüm:
Hevâ-yı aşk vermiş teb o rütbe tab’ıma Hakkı,
Ten-i zârımda hâl-i hâk-ı Nişâbûr olur peydâ
“Ey Hakkı, aşk havası benim bünyeme, yaradılışıma öyle bir hummâ, öyle bir sıtma aşılamış ki, inleyen vücudumda Nişâbûr toprağının hâli görülüyor.” Ve artık Nişâbûr kelimesi de anlaşılmış oldu. Lâkin anlaşılmayan bir “çağ” kelimesi karşımıza çıkıyor. Kanlı göz yaşı münâsebetiyle, ‘çağlaması’ var diyebiliriz. Lâkin, zelzele ve çâğın zaman mânâsına gelmesi, bu çağ kelimesi üzerinde tevriye sanatı bulunduğunu, yâni iki mânâya kullanılıp kullanılmadığını tahkik etmek îcâb ediyor. Nişâbûr’da zelzelenin takriben Hicret’in beşinci, altıncı, sekizinci asırlarında vuku bulduğunu Büstânü’s-Seyâhe yazıyor. Çağ’a zaman mânâsını verirsek, bu târihleri “Ebced” hesâbı ile ikinci mısrada aramamız lâzım gelecek.
İkinci mısrada üç terkib var: Cûş-i şarâb, Şarâb-i lâ’l, Lâ’l-i sirişk. Yâni “şarabın coşması”, “lâ’l renkli şarab”, “göz yaşı lâ’li”. Bu üç terkibi ebced hesâbı ile hesâb edersek, Cûş-i şarâb: 812, Şarâb-ı Lâ’l: 635, La’l-i sirişk: 710 çıkıyor ki, aşağı yukarı o asırlara tesâdüf ediyor. Şerh ettiğimiz iki beyit, Şeyh Galib’in sanatlı bir gazelinden seçilmiştir. Bu da dîvân edebiyatı’nın diğer bir husûsiyetidir.
Bu beytin zelzele mazmûnunu ihtivâ ettiğini işâret eden bir nokta da, lâ’l renkli şarabın köpürüp kabarmasıdır. Lâ’l, yer altında kıymetli bir taştır. Köpürüp yer yüzüne çıkması, zelzele neticesinde oluyor. Kur’ân-ı Kerîm’in 99. sûresindeki “Zilzâl Sûresi” baştan üç âyetin meâli şudur:
1-Yer, kendisine âid, şiddetli bir sarsıntı ile zelzeleye uğratıldığı;
2-Yer, bütün ağırlıklarını (hazînelerini) dışarıya fırlatıp attığı;
3-İnsan “Buna ne oluyor?” dediği zaman.
Şâir, lâ’lin şarab renginde köpürüp yeryüzüne çıkması ile, bu âyete telmih etmiş oluyor.
(Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan, Edebiyat Meseleleri, Ötüken Yayınevi, s. 96-97)
Edebiyâtımız zengin geleneğinden kopmadan yoluna devâm edebilseydi belki de yıllar sonraki şâir ve yazarlarımız bu deprem şehirlerini Nişâbûr gibi mazmûnlaştıracaklar ve duygularını “Maraş gibi sarsıldım”, “Kalbim artık bir Hatay’dır”, “Yüreğim Adıyaman’a döndü” gibi cümlelerle anlatacaklar ve bu elîm hâdiseleri her dâim hatırlatarak gönüllerde canlı tutacaklardı. Olur mu? Belki…