Osmanlıca, Türkçedir
Bizim Türkçenin taa baştan bütün varlığını müdâfaa ederken bilhâssa son bin yıllık Türkçe varlığımıza ağırlık vermemizi yanlış anlayan arkadaşlarımız oluyor. Şöyle diyorlar: “Siz Osmanlıcayı savunuyorsunuz, Osmanlıca da halkın anlamadığı bir dildi. Dolayısıyla siz halktan uzak bir dili savunuyorsunuz, yanlış yapıyorsunuz.”
Maalesef, Osmanlıcayı Arapça zannedenler bile var. Onlara Osmanlıcanın Türkçe olduğunu nasıl anlatalım? Olsa olsa ona “Osmanlı devirlerinde kullanılan Türkçe” mânâsında “Osmanlı Türkçesi” diyebiliriz. Kaldı ki bu Türkçe bile Tanzimat’tan sonra gittikçe sâdeleşerek bilhâssa Yeni Lisân Hareketi ile Ömer Seyfettin’in, Mehmed Âkif’in, Yahya Kemâl’in, Sâmiha Ayverdi’nin… Türkçesi hâline gelmiş; bunlar gibi şâir ve yazarların kaleminde Türkçe sâdelik ve zenginliğin altın dengesine kavuşmuştur. İşte bizim içimizi yakan felâket, bu “Büyük ve derin Türkçe”nin devlet gücü ile sarsılması ve budanmasıdır. Bin yıldan beri dilimize yerleşmiş ve artık dilimizin malı olmuş kelimelerin “yabancı” diye dilden sökülüp atılması ve Türkçenin târîhî akışından ve hâtıralarından koparılması, îmânından soyulması, ifâde gücü ve inceliğinden, mûsikîsinden mahrûm bırakılmasıdır. O zengin, sâde, büyük ve derin Türkçeyi istemek halkın anlamadığı bir dili istemek değildir. Halk, bir vakitler o dili pek güzel anlıyor ve kullanıyordu. O günlerin halkının kelime hazînesi ile şimdiki kıyâs kabûl etmez. Bu husûsta bir kardeşimize yazdıklarımı paylaşmak isterim:
1-Osmanlıca, Türkçedir. Arapça-Farsça kelimelerle dolu anlaşılması zor bir Türkçeyle yazan Osmanlı yazar ve şâirleri olduğu gibi halkın diline çok yakın yazanlar da vardır. Biz yazımızda çok ağdalı olan Osmanlı Türkçesini değil halka yakın olanı kastettiğimizi anlatmak istedik. Osmanlı zamânında da sâde Türkçeyle yazmayı savunan “Türkî-i Basît” hareketi görülmüştür. Dediğiniz gibi Tanzimat’tan sonra sâdeleşme hareketleri başlamıştır ve Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmed Âkif, Yahya Kemâl ile zenginlik-sadelik dengeye kavuşmuştur. Daha sonra bu çizgiyi devâm ettiren yazar ve şâirlerin elinde Türkçe güç ve güzelliğin zirvelerine çıkmıştır. O ağdalı dil târîhteki yerini almış, geride kalmıştır artık.
2-Sâdeleşme ile tasfiye aynı şey değildir. Sâdeleşme Türkçede yüz yıllardan beri kullanılan, şiirimize, hikâyemize, masalımıza yerleşmiş, sevilmiş, tutulmuş kelimeleri muhâfaza eder. Ama tasfiyecilik yerleşmiş de olsa, halkın anladığı da olsa bilhâssa Arapça-Farsça kökenli kelimeleri tamâmen atıp yerine ya eski (kullanımdan düşmüş) Türkçe kelimelerden veyâ bunu da gözetmeden rastgele uydurulmuş kelimeler getirmedir. Bizim îtirâz ettiğimiz tasfiyeciliktir. “Halkın anladığı” ölçüsünün tam zıddına bu kelimeleri halk anlamamış, hattâ Atatürk’ün bile “Birbirimizi anlayamaz olduk” şikâyetlerine bile sebep olmuştur. Nitekim bu fecâatten “Güneş Dil Teorisi” ile kurtulmaya çalışmıştır. Ama bu da gerek ilmî olmadığından gerekse savunucusu kalmadığından rafa kaldırılmıştır.
3-Devlet dili ile halk dili hiçbir zaman tam olarak aynı olmamıştır; olamaz. Siz de zâten amacın İslâm’la bağlantıyı kesmek olduğunu “kısmen doğru” diyerek kabul etmişsiniz. Amaç devlet dili ile halk dilini yaklaştırmak olsaydı halkın kullandığı ve anladığı dile yaklaşılırdı; ne devlet erkânının ne de halkın anlamadığı bir dil zorla dayatılmazdı. Mehmed Âkif, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal’in dili ortak dil olarak kabûl edilse yeterdi.
4-Dil devrimi, evet, dediğiniz gibi “siyâsî bir müdâhaledir”. Milleti İslâmî mâzîsinden koparmak ve başka bir medeniyete râm etmek amaçlı bir siyâsî müdâhale.
5-Tekrâr edelim: Osmanlı Türkçesinin o ağdalı, halkın anlamadığı derecede ağır olanının peşinde değiliz. Artık İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmed Âkif’in, Ömer Seyfettin’in, Yahya Kemal’in, Yâkup Kadri’nin, Refik Hâlid’in, Sâmiha Ayverdi’nin, Ârif Nihat Asya’nın, Sabahattin Ali’nin, Kemâl Tâhir’in, Yavuz Bülent Bakiler’in… Türkçesinden söz ediyoruz. Yûnus Emre’nin, Karacaoğlan’ın, Âşık Şenlik’in, Âşık Sümmânî’nin, Erzurumlu ve Ercişli Emrah’ların, Âşık Veysel’in, Abdurrahim Karakoç’un Türkçesini arıyor ve istiyoruz. Bu dil halkın da anladığı ve sevdiği, hâtıralarından da kopmamış, kendi dünyâsının eseri ve ifâdesi olan tabiî bir dildir.
“Büyük ve derin Türkçe” dediğimiz de budur.
Bugünkü Türkçemiz bile -bütün darbelere rağmen- Osmanlıca diye dudak bükülen Türkçenin -eksilmiş, küçülmüş, bozulmuş da olsa- bir devâmıdır.