• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
TÜM YAZILARI

Okul katliamları ve anomi

23 Nisan 2026
A


Mustafa Armağan İletişim: [email protected]

Okul katliamları ve anomi

MUSTAFA ARMAĞAN

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir gün arayla vuku bulan ve 10 kişinin ölümüne ilaveten onlarca yaralıyla sonuçlanan “school shooting” olaylarına tarihimizde ilk kez şahit olduk. Daha önce ABD, Avustralya ve Kanada gibi uzak memleketlerde duyardık tepeden tırnağa silahla mücehhez bir öğrenci veya emekli askerin okula girip veya sokağa çıkıp önüne geleni pompalı tüfekle avladığını. Ve hayret ederdik. Demek ki olabiliyormuş diyoruz şimdi.

Bu tarz okul saldırıları, öğretmene kızan velinin tabancasını beline koyup okulu basmasından mahiyet itibariyle tamamen farklıdır. Onlar anlık öfkeler üzerine kurulu basit saldırılardı. Burada karşımıza çıkan tablo ise mağdurların kişiliğiyle bir ilgisinin olmaması, tamamen saldırganın kafasındaki bir ispat (çoğunlukla erkekliğini ispatlama) davasını halletmeyle alakalı bulunması gibi komplike eylemler.


Geçenlerde Instagram’da bir Amerikalı öğretmenin videosunu dinledim ve gözlemlerimle karşılaştırdığımda konuşana hak verdim. 20 yıllık kadın öğretmen diyordu ki: 

“Ben ilk defa böyle bir nesille karşı karşıyayım. Yaramazlık da yapmıyorlar, yapsalar ona da razıyım. Öğrenciler sadece donuk bakışlarla dersi izliyor en ufak bir tepki vermeden. Akılları başka bir yerde. Cep telefonlarına yeniden kavuşabilmenin dakikalarını sayıyorlar adeta...”

İşin sanal boyutu bu. Bir de kültürel tarafı var meselenin.


Doğru, insanlık günümüzde böyle bir kitlesel uyuşturucu bağımlılığına sürüklenmekte. Her şeyin mümkün olduğu bir dünya bu. Değerler ise Nietzsche’nin uyardığı zamana oranla çok daha fazla ayaklar altında. Küresel bir cehalet yağmuru sağanak halinde üzerimizden geçiyor.


Bunlar doğru olmasına doğru ama bu yağmuru daha yoğun hissetmemize yol açan bir açmazımız da var: Kültürel şok.

Eğer kültürel şoku üç dört nesildir bu derece derinden hissedecek şekilde yaşamamış olsaydık ve önüne onu göğüsleyebilecek bir Çin seddi örebilseydik belki bugün daha hazırlıklı çıkabilirdik sahneye.


Bilelim ki biz bir “kültürel vatan” yitirdik son asırda dostlar.


Tarihimizi, edebiyatımızı, dilimizi, musikimizi yasaklar veya itibarsızlaştırmalar sebebiyle yitirdiğimiz gibi, var olan yerli/İslami düşünce ve tasavvufun imkânlarını, özgüvenimizi, millî şuuru, duamızı, velhasıl bizi biz yapan karakteri de kaybettik büyük ölçüde.


Velhasıl babamızı kaybettik. Birileri bize Batı’yı gerçek babamız zannettirdi. Üvey babanın tarihini, kültürünü, dilini okuyan nesillerden başka ne bekleyebilirdik ki?

İşte bu sahtelik ve muğlaklıklar ortak hafızamızda derin yaralar açtı. Redhouse’ın lügatinde 100 bine ulaşan kelime hazinemiz kırıla kırıla birkaç yüze indi. Örf ve âdetler bozuldu, büyüğe saygı kalmadı. Vaktiyle öğretmeninin önünde yere bakan öğrenciler şimdi onları pompalı tüfekle vurma yarışında.


Gelinen noktayı daha fazla tarife hacet yok. Zaten görmek için azıcık zahmet yeterli. Ancak unuttuğumuz acı bir gerçek var:

“Batılılaşma” diye önümüze konulan sahte reçete aslî kodlarımızı çözüp bıraktı ama yerine yenisini koymadı. Sonuç, Cemil Meriç’in uyardığı gibi “anomi” oldu, yani kendisini hiçbir kurala hiçbir değere hiçbir otoriteye bağlı hissetmeyen, “ölçüsüzlüğün hastalığına müptela”, amaçsız bir güruhun davranışları... (Bkz. “Anarşi değil anomi”, Mağaradakiler, Ötüken Neşriyat, İst., 1978, s. 309-335.) 


İşte tam da bu manzara, Durkheim’dan beri sosyolojinin “anomi” diye tarif ettiği halin en çıplak ve en acı görünümüdür. Normların eridiği, anlamın buharlaştığı, insanın hem kendine hem de dünyaya yabancılaştığı derin bir boşluk... Bu boşluktaki genç, ne yapacağını, nereye ait olduğunu, niçin yaşadığını bilemez hale gelir. Dışarıdan bakıldığında donuk bakışlar gibi görünen şey, aslında ağır bir manevi çöküntünün ve varoluşsal yalnızlığın ifadesidir.


Bu çöküntü sadece ferdî bir ruh hali de değildir. O, bir medeniyetin uzun zamandır yaşadığı derin yaraların, kültürel kopuşun ve nesiller boyu biriktirilen kimlik bunalımının bir tezahürüdür.  

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23