Lâcivert bir gün
Lâcivert bir gün
AHMET TALİB ÇELEN
Yıl 1980. Selçuk Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulu (biz okurken Eğitim Fakültesi yapıldı) Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nü kazandım. Babam okumamı istemediği hâlde ben annemin sevdâsına iştirâk edip tahsîl yollarına düşüyorum.
12 Eylül darbesi yeni gerçekleşmiş. Her yer darbenin sıkıyönetimi ile sımsıkı çevrelenmiş. Solcuların kesin hâkimiyetinin olduğu ilçemizde çok az sayıda ülkücülerden biriyim. Az olduğumuzdan gözdeyiz, oyunda bir figür sayılıyoruz. Başımızdan birçok hâdise de geçmiş. (Hep mağdûr olarak). Bu yüzden biz de alınırız diye korku içindeyiz.
Konya’ya okula kaydolmaya gidiyorum. Önceden birkaç tanıdığın isimlerini temîn ediyorum. Bilmediğim bir şehirde yol gösterecek birileri şart. Bulduğum isimler de hep eski ülkücü. Sağolsunlar sâhip çıkıyorlar, önüme düşüyorlar. Sıkıyönetim o derecede ki, koca üniversite talebelerine bile ilkokul gibi velî şartı koymuşlar. Yâni üniversiteye kaydolmak için babanız veyâ anneniz sizi elinizden tutup okula götürecek… Zafer Çarşısı’ndaki kitapçı Ahmet Abi (sağ ise Allah sıhhat versin, değilse Allah rahmet eylesin) velîm oluyor, imzâları atıyor ve ben okula kaydolabiliyorum.
Nerede kalacağım? Şems-i Tebrizî Mahallesi’nde Gazipaşalı bir lise talebesinin kaldığı toprak sıvalı tek odalı bir ev var. Tuvalet bahçede. Evin içinde su yok. Önündeki küçük havuzun yanında bir musluk var. İçeride ve tuvalette kullanacağımız suyu buradan alacağız. Isınma tertibatımız hiç yok. Bir tek küçük tüp var, yemeği de onda pişiriyoruz, ısınmamızı da onunla sağlıyoruz. Banyo, bir pencereden atlanarak girilebilen büyücek bir oda idi. Bir defâsında banyo yapmak istedim de topuklarıma kadar su birikti. Meğer su gideri donmuş, su akmıyor.
Evde daha önce üniversite talebeleri kalırmış. Bunlardan biri de bizim Gazipaşalının ağabeyi. Ben liseliyi değil ağabeyini tanırdım. Üniversiteliler mezun olunca ev liselilere kalmış. Tanıdığın tanıdığı vasıtasıyla biz de ev halkına dâhil olduk. Üç liseli arasında ben tektim. Ağabey durumunda idim yâni.
Ben çocuklarla birlikte kalıyordum ama aklımda bir dînî grubun evine veyâ yurduna girmek vardı. Hayır hayır, maddî rahat için değil. Lise 1 yıllarımda tanıyıp yazılarına vurulduğum S. Ahmet Arvasî okuya okuya dîni yaşama isteğim gittikçe artmıştı. Bu bende bir sevdâ hâline gelmişti. Ama 12 Eylül’den önceki çevremde bu mevzûda tatmîn edici bir vasat bulamamıştım. İyi arkadaşlardı ama dîni yaşama mevzûuna gelince bir türlü fiiliyâta geçilemiyordu. Etrâfımdaki herkesin namaz kıldığı, dînin başka emir ve yasaklarına uymaya gayret ettiği bir çevre arzuluyordum.
Bir gün teşkilat, evimize ülkücü bir kaçak getirdi. Bizim evde saklanacaktı. Böyle söylemediler ama olacak olan buydu. Bizden büyük bir arkadaştı. Evimizde kalmaya başladı. Antep Oğuzeli’nden Mehmet Abi… Abi, beş vakit namazına günde iki günlük de kazâ namazı ekliyor, günlük tesbih de çekiyordu. Hem bu yönünü hem yiğit duruşunu çok sevdim. Ahbap olduk.
Bu arada liseli talebelere S. Ahmet Arvasî okutmaya başladım. Anamurlu Mustafa namaza başladı. Bir müddet sonra bizim Gazipaşalı başladı. Hatta bir memlekete gidişimde âilesinden sâdece seccâde istemişti. (Evde seccâde yoktu, ben yanımda getirdiğim şalvarımı seccâde yapmıştım) Âilesine bunu söyleyince hacı babası sevincinden uçmuştu.
Bir gün Mehmet Abi ile dertleştik. Bana dedi ki, “Kardeşim, senin yerin burası değil; sen dînî bir grubun yurduna veyâ evine git. Ben Süleymancıları tanıyorum. İyi insanlar. Bence sen onlarda kal.” “Yerlerini bilmiyorum.” dedim. “Ben bir ara gitmiştim, seni götüreyim.” dedi. Evden çıkması riskli olan Mehmet Abi bir gün benimle birlikte çıktı. Meram’daki yurda vardık. Pırıl pırıl çocuklardı. Doğrusu kalbim bir anda akıverdi. Yurdu gezerken Gazipaşalı bir hocaya da rastgeldik. O da ısınma vesîlelerinden biri oldu. Daha sonra ben arada bir gitmeye başladım. Bir süre sonra da tamâmen yurda yerleştim. Zamanla ısındım, inandım ve sevdim. “Ballar balını buldum/Kovanım yağma olsun” diyen Yunus Emre gibi oldum. Bütün insanlığı kurtarabilecek mânevî bir dirilişin başlangıç noktası burası olabilir diye düşündüm ve inandım. Uzaklaştıktan sonra yazdığım bir yazıda “Bir Şeyh Edebâli tekkesindeki mürid gibi lekesiz hayâllerimizle yaşadığımız günler ne güzeldi.” demiştim; öyleydi gerçekten. Yıllar böyle geçti. Bir gün… Bir tâlîmât geldi. Bu tâlîmât cemaatin benim bildiğim ve inandığım varlık sebebini inkâr mânâsına gelecek bir tâlîmât idi. Belediye başkanlığı seçiminde din düşmanı bir partinin ateist bir adayına oy vermemiz isteniyordu. Çarpıldım. Çünkü ben 8 milyar insan o partiye oy verse oy vermeyen tek grup kalır, o da bizimkidir diye kesin inanırdım. O noktadan sonra her şeyi yeni baştan düşündüm. Benim gibi irkilen ve çarpılan dostlarımla geniş ve derin çok dertleştik. Gördüm ki geri çekilmekten başka yol yok. Çekildim…
2014 yılında cemaatin bu yönelişini “Karanlığa yürüme” olarak isimlendirip “Karanlığa Yürüme Sancısı” başlıklı bir yazı yazdım. Yazının sonunda o zamanki “büyük”e hitâben şöyle demiştim:
Ah be Abi!
“Dağları omuzla!” diyecektin, “Karanlığa yürü” demeyecektin.
Bu yürek bu loğ taşını nasıl taşısın bundan geri?
“Gitme!” dediğin yerde önüme hendekler kazdım; ama karanlığa yürüyemedim be Abi!
Mes’ûliyetini taşıyacağın ve hesâbını vereceğin kişiler bir azalsın diye…
***
Şimdi bir suç örgütü olarak bir operasyon yapılıyor. İç İşleri Bakanımız, “İnanca değil suça, cemaate değil çıkar örgütüne operasyon yapıyoruz.” diyor. Çok büyük çapta mâlî ve parasal yolsuzlukların olduğu söyleniyor. Elbette bunlara da içimiz yanıyor, bir dînî grubun böylesi suçlara bulaşması çok kötü. Bunları hukuk araştıracak ve kimin suçu varsa cezâsını çeksin.
Ben kırılan hayâllerimin, ümmet şuurundan uzaklaştırılan çocukların, kendini inkâr edecek kadar ters bir yola yönelişin derdindeyim. Bu suçların cezâsının çok daha büyük olacağına inanıyorum.
Takkeler beyazdı, lâcivert oldu; şimdi karaya dönse gerektir.