“Büyük ve derin Türkçe” dediğimiz
“Büyük ve derin Türkçe” ibâresi ile ne anlatmak istiyoruz? Bazı yorumlardan meselenin çok iyi anlaşılmadığı fark ediliyor. Bu ibâreden kimileri Türkçe yerine Arapça konuşulması ve yazılmasını, kimileri Arapça ve Farsça kelimelerle dolu anlaşılması zor bir Osmanlıcayı kastettiğimizi zannedebiliyor. Oysa “Büyük ve derin Türkçe” dediğimiz bu değildir. Kastımız, adı üstünde “Türkçe”dir. Ama bu ibâreyi doğru anlamak için dilin târîh, coğrafya ve insan ilişkileriyle sımsıkı bir irtibât içinde olduğu gerçeğini iyi anlamak gerekir. “Büyük ve derin Türkçe”, Türk milletinin bütün târîhi boyunca meydâna getirdiği bütün dil varlığını içine alır. Dâvâmız bu dil varlığından hiçbir unsûru şu veyâ bu sebeple attırmamak, bu dil varlığını bütün zenginliği ile muhâfaza etmektir. Dil devriminin millete İslâm’ı unutturmak amacıyla Türkçedeki İslâm’ı hatırlatan kelimeleri tasfiye etmesine bilhassa karşı çıktığımız için kimileri bizi Arapçacı-Farsçacı görebiliyor. Oysa bizim derdimiz -elbette Arapça-Farsçadan da kazandıklarımızla birlikte- “Büyük ve derin Türkçe”mizdir. Bu ibâre ile ne kastettiğimizi Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları eserinde İmparatorluk Dilleri başlığı altında pek güzel ifâde etmiştir. Oradan birkaç seçme yaparsak maksadımız daha net anlaşılacaktır ümidindeyim:
Milletlerin dilleri üzerinde söz sahibi olacakların; dili, milletten ve millî mâzîden ayrı varlık gibi görmeleri büyük gaflettir.
Meselâ Türkçeyi sevmek ve anlatmak için, önce, Türk milletini sevmek; milletimizin bir târîh boyunca emek verip yarattığı her millî eseri sevmek ve anlamak gerekir.
Çünkü târih ve kader, yalnız milletlere karakter vermekle kalmaz; millî dillere de karakter verir. Her milletin târihte ve coğrafyada görülen millî tekevvünü yanında, o milletin konuştuğu dilin de târih içinde kazanılmış bir şahsiyeti, bir dil mîmârîsi ve tamâmıyle millî bir tekevvünü vardır.
Bir kısım diller de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birden çok vatanlarda devlet kurmuş hâkimiyet kurmuş, büyük milletlerin dilleridir.
Bu diller, pek tabiî olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zengin, büyük dillerdir.
İmparatorluk dilleri, milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsûl toplar gibi, kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veyâ canlarının istediği kadar alabilirler.
Öte yandan, aynı ülkelerden derledikleri lüzûmlu kelimeleri kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millîleştirerek kendi kelimeleri yaparlar.
Biz bunlara öteden beri fethedilmiş ülkeler gibi, fethedilmiş kelimeler diyoruz.
Türk dili, bugünkü Türkiye topraklarına, eski Asya ülkelerimizin hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopan gür ve erkek sesli bir mûsikiyle gelmiştir. Bu sebepledir ki Türkiye Türkçesinde eski bozkır sesleri ve İdil ırmağının akışından yükselen sesler vardır.
Fakat Türkiye Türkçesinde bu kadim sesler yanında Nil nehrinin taşkınlığı da seslenir; Dicle’nin, Fırat’ın, Tuna’nın, Meriç’in ve Anadolu ırmaklarının akışları da…
Türkiye Türkçesinde Karadeniz kıyılarının, poyraz rüzgârı kadar canlı, çevik ve çabuk sesleri de vardır; Adalardenizi sâhillerinin lodos rüzgârı, zeybek mûsikisi ve efe raksı gibi heybetli, ağır ve atmosfer dolduran sadâları da…
Aynı dil Tanrıdağı rüzgârlarının uğuldayan seslerinden ne kadar hâtıra saklıyorsa, Macaristan ovalarında, dünyaya Türk gücünü tanıtmak için ilerleyen:
Sultan Süleyman ordusunun hür davullarından da o kadar heybet ve hâtırayla yüklüdür.
Arabistan çöllerinin uzun, İran yaylalarının uzatılan sesleri; İtalyan sularında, korsanlar kadar, dalgalarla da çarpışan levendlerin bu zafer ve mâcerâ ufuklarından getirdikleri gür sesler, Türkiye Türkçesinde ve onun bütün yaşayan kelimelerinde mevcuttur.
Böyle bir dilin kelimelerini hor görmek, hakîr görmek, hele şu veya bu sebeple dilden atılabilir görmek, en az, onların oluş ve yontuluş târihini bilmemekten, hattâ sevmemekten doğan büyük gaflettir.
Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle duymuş, onlarla düşünmüş; birbirlerini ve evlâtlarını o kelimelerle sevmiş ve bu kelimeleri tamamıyla millî bir sanatla işleyip Türk yapmışsa, evlâtlar, artık o kelimelere düşman kesilemezler.
Türk milleti tarafından fethedilmiş topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa aynı millet tarafından fethedilmiş kelimeler de öyle Türk kelimesi olmuştur.
Bunlar, bizim zafer ve şeref hâtıralarımızdır.
Bunlar birtakım aşağılık duyguları içinde çürüyenlerin değil, bizim büyüklük devirlerimizin ve yukarılık duygularımızın zafer âbideleridir.
Bizimdirler ve bizim kalacaklardır.
(Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyat, 23.Baskı, İst. 2006)
İşte “Büyük ve derin Türkçe” budur.
Problemin ne olduğunu da aynı eserden öğrenelim:
Türk dilinin şu son 30 yıl (biz ona artık 90 yıl diyelim. A.T.Ç.) içindeki eşsiz tâlihsizliği, bütün bu bilgi ve düşüncelerden uzak kimselerin elinde kalmasındandır.
Mevzû tamamıyle bir ilim, sanat hatta bir aşk mevzûu iken, dilin bir politika ve sapık ideoloji mevzûu yapılması ve daha fenâsı, yabancı hatta düşman politikaların emellerine âlet olabilecek bir kimsesizliğe düşürülmesi, büyük tâlihsizlik olmuştur.
Yıllardan beri, Türkiye’de, dil mevzûunda, âdeta bir millî müdâfaa cephesi açılması da Türkçenin, hakîkî evlâtları elinde bu kimsesizlikten kurtarılması gayretiyledir.