Manşetlerde boğulan bir kızın ardından…
Manşetlerde boğulan bir kızın ardından…
Ahmet Can Karahasanoğlu
Birbirine benzer adımlarla yürüyen, birbirinden habersiz aynı yolda kaybolan iki genç kadın. Medyanın vitrini olmuşlardı, sadece seyrediliyorlardı. Tüm sonu hüzünlü hikayelerin karakterleri gibi. İsimleri vardı, ama kimlikleri çoktan buhar olmuştu.
Ne bilimsel başarı, ne de ilgi uyandıracak fikirleri vardı. Olması da gerekmiyordu. Çünkü çağ artık fikirleri değil, fotoğrafları konuşuyordu. Onlar da kendilerini en iyi bu düzene uydurarak var edebileceklerini düşündüler. Birer hikâyeye değil, birer "gönderiye" dönüştüler.
Birileri “keşfetti” onları. Işıklar yakıldı. Kameralar çevrildi. Takipçileri arttı. Ama kalpleri, sanki hep bir adım geride kaldı. Instagram’da paylaştıkları her kare, birer haykırıştı belki. Fark edilmek istiyorlardı. Öyle çok istiyorlardı ki, sonunda o isteğin kuyusunda boğuldular.
Kimse hukuk fakültesi okumuş bir insanın bunca tuhaflığı neden yaptığını anlamaya çalışmadı.
Beğendik, izledik, ekranı kaydırdık. Geçtik.
Sonra işler değişti.
Suçlamalar geldi. Suç örgütü dediler, dolandırıcılık dediler… Ekranlar bu sefer başka bir ışıkla döndü onlara. Parlak değil, soğuk bir ışıktı bu. Tüketmişti artık medya, şimdi kullanılmışları bir kenara bırakma zamanıydı.
Kardeşlerden biri yememeye başladı. Suskunlaştı. İnceldi. Zayıfladı. Tüm ülke, onun eksilişini sayılarla takip etti. “30 kiloya düştü” manşeti atıldı. Oysa ondan düşen sadece gramlar değildi. Düşen, bir hayatın, bir insanın, bir gencin sessizce yitmesiydi.
Sesi hiçbir zaman kendisine ait olmadı. Hep başkaları konuştu onun yerine. Hep başkaları anlattı onun hayatını.
Ve sonra...
Bir sabah “öldü” dediler.
Haber bültenleri, sosyal medya, tanıdıklar… Kısa bir sessizlik. Ardından yine alışılmış gündem. Medya başka bir hikâyeye geçti. Yeni bir yüz, yeni bir ses. Yeni bir kurban.
Ama geriye ne kaldı?
Bizim gözlerimizin önünde eksildi onlar.
Biz seyrettik.
Beğendik.
Yorumladık.
Ama hiç sormadık: “Bu kızlar neden bu kadar yalnız?”
Medya, aynı hikâyeyi tekrar tekrar yazıyor.
Sadece isimler değişiyor.
Kapanmayan bir sayfa gibi… Her gün önümüze düşüyor bir yenisi.
Ve biz, her defasında biraz daha sessiz kalıyoruz.