Hiçliği çalmak mümkün mü?
Hiçliği çalmak mümkün mü?
AHMET CAN KARAHASANOĞLU
Hukuk denilince toplumun aklına ilk gelen sarsılmaz bir mantıktır. Aristo mantığı ile çalışır. Bu böyleyse, o halde o da şöyledir. Fakat hayatın içine girdiğinizde bu akılcı önermeler iflas eder. Öyle bir paradoks doğar ki mantık allak bullak olur. İşte o zaman adaletin tecellisi gecikir. Toplumun vicdanı yara alır.
Hukuk felsefecilerinin çokça kullandığı bir “sahte para” hikayesi vardır. Bahse konu hikaye hukuktaki mantık takıntısının nasıl yanlış sonuçlar doğurduğunu anlatır.
Hikayede bir adam sahte parayla ödeme yapmaktan yargılanmaktadır. Hakim adama sorar. Bu parayı nereden buldun, kendin mi bastın, yoksa başka birinden mi aldın? Sahte para kullanmanın suç olduğunu bilmiyor musun? Adam suçu itiraf eder, ama hangi suçu? “Efendim ben bu parayı çaldığımı itiraf ediyorum. Eğer sahte olduğunu bilsem sizce çalar mıydım?”
Hakim sanığı sahte para kullanmaktan yargılayamayacağını anlar. Bu defa yeni bir dosya açılmasını ister. Hırsızlık.
Adam tekrar savunma yapmaya başlar: "Sahte paranın kanuni bir değeri yoktur; dolayısıyla 'hiçbir değeri olmayan bir şeyi' çalmak suç teşkil edemez." Hakim, bu soğuk ve teknik mantık karşısında çaresiz kalarak adamı beraat ettirir. Çünkü hukuk, bazen ruhu olan bir adalet arayışından ziyade, kelimelerin ve tanımların mekanik bir savaşına dönüşebilir.
Anlattığım hikaye sadece hukuk fakültelerinde bir ders konusu olarak kalsaydı basit bir önerme olarak kalırdı. Fakat durum böyle değil. Son günlerde yaşanan üzücü olaya bağlamaya çalışıyorum. Öğretmenlerin acıklı hikayesi burada başlıyor çünkü. Düşünün bir öğretmensiniz ve uyumsuz bir öğrenciniz var. Kendine zarar veriyor. Arkadaşlarına zarar veriyor. Kesici aletle okula geliyor. Siverek’teki çocuk defalarca disiplin cezası alıyor. Diğer Kahramanmara’taki çocuğun psikolojik sorunları olduğu biliniyor. Ama varolan eğitim sistemi normal çocuklarla aynı sınıfta zorunlu eğitime devam ettiriyor. Varsayalım ki bu çocuğun psikiyatrik bir vakıa olduğunu kabul etti. O halde suç daha büyük, çünkü buna rağmen nasıl okula devam etmesine izin veriliyor? Potansiyel bir suç makinesine dönüşmüş bu genci yargılamadan önce onu o suça götüren süreci düşündüm.
Yukarda anlattığımız hikayedeki gibi bir önermeyle bakarsak bu çocuğu hangi şekilde yargılayacağız?
14 yaşında bir çocuk kendisinden başka her şeydir. O yaşlarda kendi diye bir özbenlik henüz oluşmamıştır. Kişiliğin oturmadığı bir düzlemde suça sürüklenen kişi, yukarda anlattığım hikâyeden hareketle masum görünür. İşte sistemin hukuk dediği mantığın çelişkisi de budur.
Katili o sürece sürükleyen araçları kontrol etmesi gereken merci, devlet, sanal medya polisleri yargılanmalıdır. Devletin sosyal medya polisleri 100 bin kişiyi geçkin bir telegram grubunu tespit edemiyorsa burada en büyük suç o tespiti yapamayan bozuk adalet sisteminin memurlarındadır. 100 bin kişinin olduğu bir telegram grubunda ülkenin derin istihbaratı sızamıyorsa bu büyük bir faciadır. Suçluyu hemen vicdan mahkemesinde yargılamak, eleştirmek en kolay ve zayıf beyinli insanların işidir. Suça sebep nedir? Müslümanların dini İslam bu yüzden “zinaya yaklaşmayın” der. Yapmayın demez, dikkat edin, yaklaşmayın. Çünkü yaklaşırsan yapman kaçınılmazdır. Bunu bilir. Bu yüzden seni zina yapacağın ortamdan uzak tutma gayesiyle tesettürü emreder. Vücudunun tahrik bölgesi açık gezemezsin. Bu sadece dini değil, insan haklarına da bir saldırıdır. Cemiyetin içinde her türlü insan vardır ve kontrolünü kaybetmiş bir meczup tarafından tacize uğrarsın. O zaman “suçlu o meczup değil, sensin” diyen radikal unsurlar çıkar ve toplumda ciddi bir bölünme oluşur. Çünkü tahrikten zevk alıyorsun ve o tahrik unsuruna direnemeyen dimağlara taciz mızrağını saplıyorsun. O taciz mızrağı saplanan, yaralı İspanyol boğalarını andıran mezcup da sana saldırıyor. Mızrağı boğayı kışkırtmak için saplayan matador suçsuz mu? Varsayalım ki o kırmızı bezi gösteren matador kaçamadı, öldü. Boğayı yargılar mı hukuk?
Tartıştığı öğretmenini tehdit eden onlarca haber görmeye başladık. Eğitim sistemi çökmüştür. Geçtiğimiz günlerde bir liseye konuşmacı olarak çağrıldım. Klasikleri anlatacaktım. Gençler sürekli konuşuyordu. Öğretmenler çocukları asla susturamadı. ‘Gençler, dinlemek istemeyen dışarı çıksın, dedim.’ Kimse oralı değildi inanılmaz bir kaos hakimdi. Saygısızlığın nirvanasındaki çapsız kitle karşısında kendimi şebeğe dönmüş gibi hissettim. Budalalık sevimlidir. Ta ki başka birine zarar vermediği müddetçe.
Salonu terkedip anlam arayışındaki dünyama dönmek istedim. Ayağa kalkmıştım ki, görevli hoca çok ricacı bir şekilde göz işaretiyle ikna etti. Tekrar denedim, yine olmadı. Zorunlu eğitime haaayır! diye slogan atıp kendi konuşmamı provake etmek istedim. Başka türlü bu kitleyle başa çıkamayacağımı anlamıştım. Fakat beni bir belediye çağırmıştı ve işi rezil edersem sadece kendimi değil kurumu da zor duruma sokacaktım. Vazgeçtim. Sözümün tüm gücünü imha eden bu kitleye sırf kendi öz saygımı işgal ettirmemek için direndim. Her direniş kazanma anlamına gelmez ama en azından mücadele serüvenime dair bir anı olarak kaldı o lisenin loş salonunda.
Öğretmenlere Allah sabır versin, çok zor bir imtihan bu. Bir saat içinde tüm sinirlerim boşaldı. Orada salonda 200 öğrenciden sadece 5 kişi dinliyordu. Onların dışında o okuldaki tüm öğrencileri devlet meslek okullarına alarak gözetim altında çalıştırarak hayata kazandırmalı. Tüm gençleri okutma gayreti saçmadır. Zorunlu eğitim öğretmenlere de, gerçekten ders dinlemek isteyen öğrenciye de zulümdür. Konunun başında anlattığım hikayeyle bu hafta içindeki okul saldırılarındaki ortak nokta saldırganların değer algıları. Hırsız gibi onların değer algısı bozulmuş.
Hırsız için para "sahte" olduğu için değersizdi; bu katiller için ise bir insanın yaşamı, otorite figürü veya eğitim kutsallığı "hiçlik" mertebesine indirilmiş durumda.
Eğer bir sistem, "hiçliği çalmak suç değildir" diyen bir mantığı kabul ediyorsa; aynı sistem, şiddet sarmalına giren gençlerin zihnindeki "cezasızlık" veya "anlamsızlık" duygusuna da bir çözüm üretmek zorundadır.