Ego, korku ve sahte kimlikler
Ego, korku ve sahte kimlikler
AHMET CANKARAHASANOĞLU
Engin Gençtan’ın “İnsan Olmak’’ isimli eserinde, insanın toplumsal rolleri masaya yatırılmış. Bu rollerin başında; savunmalarının ve korkularının arkasına sığınarak yaşayan bireyin, ancak bu hastalıklı döngüyle yüzleştiğinde insan olabileceği anlatılıyor. Varoluş çözümlemeleri üzerine çok detaylı bir inceleme sunan kitapta Gençtan, kendi gözlemlerinden hareketle insanın iç dünyasına dair ilginç çözümlemeler yapıyor. Başta korkularımız, iktidar arzumuz, toplumla ilişkilerimiz, yalnızlığımız ve yabancılaşma üzerine verilen örnekler, psikoloji üzerine okuma yapanların yıllardır başvurduğu bir kaynak olarak öne çıkıyor.
Kitaptan istifade ederek, şahsi teşhislerimle harmanlayarak...
İnsan doğduğu andan itibaren belli bir öz ile dünyaya gelir. Bu özü aile, içinde yaşadığı kültür, korkular ve beklentilerle şekillendirir. İşte tam bu noktada çocuğun sevilme ihtiyacı da devreye girer ve sevilmek istedikçe ebeveynlerine uyum sağlar. Çocuk, bu uyumla birlikte “kendiliğindenlikten” kopar.
Evet, işte olayın bam teli de budur: Acaba erişkinlikte de sadece kendimizi mi, yoksa başkalarının onayını kazanmak için kurguladığımız sahte karakteri mi yaşıyoruz? İnsan, sosyal bir kabul beklentisiyle rol yapma hali geliştirir; bu bir maskedir. Zamanla bu maske, gerçek şahsiyetin önüne geçer. Çatışma da işte bu noktada başlar: Bir yanda bastırdığı öz benliği, öte yanda taklit ettiği ve uyum sağlamaya çalıştığı topluma karışma gayretinin etkisindeki benlik. İnkâr ettiği öz benlik, insanı kısa vadede mutlu edebilir fakat uzun vadede git gide kendinden uzaklaştırır ve daha büyük bir mutsuzluk deryasına atar. Bu deryada kulaç atmak, kendisini kurtarmanın aksine daha da dibe batırır. Aslında yüzdüğü su riyakârlıkla inşa edilmiştir, bu yüzden kaldırma kuvveti yoktur.
Fakat bu maskeleri kötü olduğu için kullanmaz insan, korktuğu için kullanır. Bu maskeleri fark ettiğimizde, tabiri caizse, Matrix’ten uyanırız.
Farkındalık, her ferdin kendi başına başarabileceği bir yükselme değildir; bazen kitaplar, bazen din, bazen uyanık bir dost ve bazen de bir felaketle başlar. Bu farkındalıkta üstünlük duygusu, başka bir tabirle ego yoktur. Çünkü ego, bir iktidar arayışıdır. Dolayısıyla yetersizlik hissi, insanın iktidar duygusunu kamçılar. Yetersizliğini tatmin için insan, iktidarını korumaya çabalar. Kendini değersiz hissettiği için kontrol ederek baskı kurar ve bu baskıyı kurarken muhatabını küçümser.
Öteki aşağıya indikçe kendi egosunun yükseldiğini sanır. Oysa ego, doymaz bir domuz gibi yedikçe “daha fazla, daha fazla” diye bağırır.
Sadece ferdi değil; toplumlarda, ideolojilerde, cemaatlerde, kısaca insanların toplu olarak hareket etmek istedikleri her yerde görünür olana yapışarak egoyu besleme gayesi vardır. Kısaca; güçlü görünen insan, aslında çoğu zaman en korkak olandır. Ölüm korkusu, anlamsızlık, değersizlik, terk edilme... Hepsi bu korkunun bilinçaltını tetikleyen sebebi olabilir.
Peki, gerçek güç nedir? Başkalarını kontrol etmek veya otomatik pilota geçip bir yere intisap etmek mi, yoksa kendi kırılganlığımızı fark etmek mi? Kanımca bu kırılganlığın farkındalığı asıl güçtür; çünkü içinde egoya dair hiçbir şey yoktur. Kalabalıklar içinde yalnız olan modern insanın iletişimi vardır ama temas yoktur. Bilgiye sahip olabilir ama anlamdan yoksundur.
Anlamak, bilmekten çok daha kıymetlidir; çünkü bilmek aynı zamanda bilmeme sınırını aşma girişimidir. Aşma halinde ego yine devreye girer fakat anlamak isteyen sadece izler. Müdahale ederek değil, daha fazla ve daha farklı alternatifler arayarak anlamanın peşine düşer.
Kaçımız anlamanın ve kaçımız bilmenin peşindeyiz bilmiyorum; fakat sığındığımız tüm bilgilerin nihayetinde başka bir zihnin ürünü olduğunu unutmayalım derim. İnsan ürünü olan her şey değişmeye ve tashihe muhtaçtır; bu tanım ve hatta bu yazı da dahil…