Adalet çürürse, milletin vicdanı da çürür
Adalet çürürse, milletin vicdanı da çürür
Ahmet Can Karahasanoğlu
Bu yazıyı yazıp yazmamak arasında kalıyorum. “Batılın tasviri, saf zihinleri idlal eder” derler. Görmezden de gelemiyorum; çünkü büyük bir sosyal çürüme var. Üstelik kötülük, görmezden gelince kaybolmuyor. Aksine, her seferinde daha da büyüyor.
Bu sabah önüme düşen bir haber… Dört yaşında bir çocuğun masumiyeti, bir caninin ellerinde yok edilmiş. Bahse konu kişinin onlarca suçtan kaydı olmasına rağmen hâlâ toplum içinde dolaşabiliyor olması düşündürücü. Sanki “bir gün mutlaka daha büyük bir suç işlesin de o zaman ceza verelim” der gibi…
Daha genç yaşlarda bu kadar çok suç işleyen birini dışarıda tutan sistem, aslında ondan daha büyük bir sorumluluk altında kalıyor bana göre. Çünkü suçun önünü alması gereken kurumlar, tam da bu noktada görevini yapmamış oluyor.
Burası bir cemiyettir; elbette her türlü insan olacak. Tüm insanlar aynı kalıptan çıkmıyor. Ama savcı, hâkim ve ilgili merciler… Bu kişilerin serbest kalmasına göz yumulmasında sorumluluğu olan herkesin vicdan önünde hesap vermesi gerekir. Yargı, devlet, insan demeye dilimizin varmadığı birini ıslah edemiyorsa, o halde onun adı hâlâ devlet midir?
Bir başka haber: Sebepsiz bir bıçak darbesiyle hayatını kaybeden çok genç bir çocuk. Anası, babası perişan. Fakat acı burada da bitmiyor; birileri çıkıp aileyi tehdit ediyor. Ölenin yakınlarını dahi tehdit edebilen bir toplum haline geliyoruz.
Daha da ileri gidiliyor: Bir çocuğun mezar taşları kırılıyor, toprağı deşiliyor. Ölmüş çocuğun hatırasına bile tahammül gösterilmiyor. Mezarını tahrip ederek aileye gözdağı veriliyor. Ölüye duyulmayan merhamet, diriye nasıl duyulacak?
Birileri çıkacak ve diyecek ki: “Münferit hadiseler bunlar.” Münferit…
Ne güzel kelime. Peki münferit olan nedir? Öldürülen çocuk mu münferit? Anasının yüreği mi? Yağmalanan mezar mı? Aslında münferit olan, yavaş yavaş ölüme terk ettiğimiz vicdanımız mı?
“Oysa biz böyle bir millet değildik.” (Böyle beylik laflarımız vardır her zaman.) Şimdi mazlumun çocuğu toprağa düşüyor, failin sempatizanları mezarı talan ediyor. Ve biz bu manzarayı izlemekle yetiniyoruz.
Evet, yüksek binalarımız var. Duble yollarımız var. İnsansız hava araçlarımız var. Kendi otomobilimizi üretiyoruz. “Dünya bizi konuşuyor” diyoruz. Ama bir annenin gözyaşını dindiremeyen kalkınma, çocuğun çığlığını susturamayan devlet kudreti neye yarar? Eğer dünya bir çocuğun çığlığını konuşmuyorsa, varsın hiçbir şeyi konuşmasın.
Artık mesele açık: Eğer bu ülkede adalet yeniden tesis edilmeyecekse, hiçbir şey inşa edilmesin. Beton anlamsızdır, teknoloji anlamsızdır, büyüme anlamsızdır. Çünkü toprağın altında çürüyen sadece çocuklarımız değil; bizim vicdanımız, ahlakımız, insanlığımız.
Bu noktada ülkede yaşanılan hadiseleri özetleyen bir hikâyeyi de paylaşayım sizlerle:
Zamanın birinde, filanca köyde sürekli hırsızlık yapan, herkese zarar veren bir adam varmış. Defalarca yakalanmış ama köylüler ona acıyıp bırakmışlar. Bir gün genç bir çocuk, hırsızın elinde ağır şekilde yaralanıp ölmüş. Köylüler ağlaya ağlaya köyün bilgesine gitmişler:
“Ey bilge, biz merhamet gösterdik ama o, çocuğu öldürdü. Artık adalet diye bir şey kaldı mı?” diye sormuşlar.
Bilge demiş ki:
“Merhamet, kötülüğü serbest bırakmak değildir. Gerçek merhamet, kötülüğü durdurmaktır. Çünkü kötülüğü durdurmazsanız, yalnız o kötülük büyümez; sizin vicdanınız da çürür.”
Acilen kötülüğü durdurmaya dair bir planımız olmalı. Dış tehditlerden önce, içimizdeki yaraya odaklanmamız gerekiyor. Değilse, vicdan çürürse onun ilacı kuru söylemlerle tedavi edilemeyecek.