“Vay Tefekkür Etmeyene!”
Geçen sene başladığımız “Aşır Aşır Kur’ân Dersleri” devam ediyor hamdolsun. İstanbul Fatih’te (Horhor cd. Yeşiltekke Sk. No: 4, AKV) Pazartesi; Kâğıthane’de (Sanayi mh. Merkez cami yanı, AKV) Perşembe ve Kartal’da (U.Mumcu mh. Y.Emre cami salonu) Cuma günleri yatsıyı müteakip yaptığımız derslere ailece gelebilirsiniz (bilgi için tlf. 0212.6311385). “Aşır Aşır Kur’ân” derslerimizi ayrıca Kon TV’de; her Perşembe günü 15.05-15.55 ve her Cuma günü 06.00-06.50 saatlerinde izleyebilirsiniz.
Geçen sene Bakara, bu sene ise Âl-i İmran sûrelerini işlemeye çalıştık. Şimdi Nisâ sûresindeyiz. Bugün, Âl-i İmran sûresinin son âyetleriyle ilgili bazı bilgi ve yorumları sizlerle paylaşmak istiyorum:
Abdullah b. Ömer (r.a) hazretleri anlatıyor: ‘Hz. Âişe (r.anhâ) annemize:
- ‘Rasûlüllah’dan (s) gördüğün şeylerin en şaşırtıcısını bana haber ver’ dedim.
Bunun üzerine ağladı ve uzun bir müddet ağladı da sonra dedi ki:
- Onun her işi şaşırtıcı idi. Bir gün bana geldi, yorganıma girdi, hatta tenini tenime dokundurdu, sonra da:
- “Ey Âişe, bu gece bana Rabbime ibadet etmek için izin verir misin?” buyurdu. Dedim ki:
-’Ey Allah’ın Rasulü, ben senin yakınlığını severim, isteklerini de severim, izinlisin.’
Rasulüllah (s) kalktı, odadaki su ibriğine vardı, abdest aldı, suyu çok da dökmedi, sonra namaza durdu, Kur’ân okudu ve ağlıyordu. Sonra iki elini kaldırdı yine ağlıyordu. Hatta gözyaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Sonra Bilâl geldi, kendisine sabah namazını bildiriyordu. Baktı ki ağlıyor. Dedi ki:
-’Ey Allah’ın Rasulü! Allah senin geçmiş ve gelecek günahını affetmiş olduğu halde ağlıyor musun?’
-’Ey Bilâl, buyurdu; o halde ben şükreden bir kul olmayayım mı?’ Sonra buyurdu:
-’Nasıl ağlamayayım, Allah Teâlâ bu gece şunu (Âl-i İmran 190 ve devamındaki âyetleri) indirdi.
Rasûlüllah (s) bundan sonra dedi ki: “Vay bunu okuyup da üzerinde düşünmeyene!”; (diğer rivâyette: “Vay bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunda düşünmeyenlere!”).’ (Buhari, Teheccüd 6; Müslim, Münafikûn 79-81; Tirmizî, Salât 187; Nesaî, Kıyâmü’l-leyl 17; İbn Mâce, İkame 200)
Efendimize (s) o gece indiği rivayet edilen âyetlerin bir bölümü mealen şöyle:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde ûlü’l-elbâb (selim/tam akıl sahipleri) için gerçekten apaçık/ibretli deliller vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Ve derler ki: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru. Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al. Rabbimiz! Bize peygamberlerine vaat ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen verdiğin sözden dönmezsin”. (Âl-i İmran 3/190-194)
Efendimiz (s) teheccüd namazında Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini okurdu (Buhârî, Tefsir 3/18-20).
Evet; “Ûlü’l-elbâb (tam akıl sahipleri); ayaktayken, otururken, yatarken (gerek meşguliyet ve gerekse dinlenme hallerinin hepsinde) Allah’ı zikrederler, dillerinden bırakmazlar.” Bu üç hal, insanın bütün hallerini içine alır; bedene ait hareketleri içerdiği gibi, yükselme, ortada durma, düşme gibi halleri de içerir. Demek ki bu tam akıl sahipleri, her ne halde olurlarsa olsunlar, kalpleri Allah’ı zikirden başka bir şeyle tatmin zevkini bulamadığından, Allah’ı zikirden gaflet etmezler, gönülleri ilâhî murakabeye dalmıştır. Burada zikirden kasıt; zat, sıfat ve fiiller haysiyetiyle zikirden, aynı şekilde lisanî zikre eşit olup olmamaktan daha genel olarak, mutlak zikirdir. Abdullah b. Mesud’un (r.a.) açıklamasına göre bu zikirden maksat namazdır ki, kudretleri yettikçe ayakta, yoksa oturarak, yoksa yattığı yerde namaz kılanlar demektir...
Ûlü’l-Elbâb (Akıl sahipleri); Allah inancıyla fikrî araştırmayı bir arada götüren, entelektüel faaliyetlerini tezekkür ve tefekkürün birbirini takip ettiği ve bütünlediği bir aklî yapıyla gerçekleştiren insanlardır. Ayrıca zikir, dille anmaktan ziyade Allah’ın hayranlık uyandırıcı kudret belirtilerini tefekkür ve teemmüle dalmak, bu belirtilerin Allah’ın kudretini hatırlatıcı tesiriyle düşünmeye koyularak Allah bilinciyle dolmaktır...
“Ey Rabbimiz, sen bu mahlûku (gökler ve yer toplamı olan şu âlemi), batıl (hüküm ve hikmetten, fayda ve menfaatten uzak, mânâsız) olarak yaratmadın. Sübhansın yâ Râb! Seni tenzih ederiz.”Sana lâyık olmayan vasıflardan, fiillerden ve hikmetsiz bir şey yaratmaktan mülkünü, irade ve sanatını batıla yönelmiş olmaktan uzak tanırız. Senin irade ve sanatın hikmetin ve nizamın ta kendisidir. “O halde Sen bizi batıl inanç ve amellerin, hikmet gereği sebep oldukları ateş azabından koru.” (Hak Dini Kur’ân Dili; Kur’ân Yolu)
Ve “Ey Rabbimiz!” duaları, yukarıda meali verildiği gibi devam eder. İşte tezekkür, tefekkür ve dua…







