Sevr ve Hicret Bilinci
Yeni Akit gazetemizin düzenlediği umre kampanyası sonucu umre yapmaya hak kazanan talihli kardeşlerimizle birlikte umre ibadetimizi ve ziyaretlerimizi dolu dolu yapıp döndük, elhamdülillah.
Yeni Akit okurlarıyla birlikte umre yapmak, benim için ayrı bir lütuftu doğrusu. Zira Yeni Akitokurları oldukça şuurlu, uyumlu, “leb” demeden “leblebi”yi anlayıveren, daha da önemlisi canlı ve heyecanlı bir topluluktur; ‘sohbet var’ dediniz mi, tam kadro ve saatinde gelen, pür dikkat dinleyen, soru soran, gözleri yaşaran, birbirine yer veren, ikram ve hizmet eden kadirşinas bir topluluk…
Ekip böyle canlı ve dinamik olunca, zorlu Hira ve Sevr tırmanışları da kolay oluverdi hamdolsun…
Geçen hafta, Peygamberimizin Tevhid mücadelesinde iki önemli dönüm noktasına işaret eden Hira ve Sevr mağarasının ifade ettikleri anlamlar üzerinde durmaya devam edeceğimizi, “Sevr bilinci” üzerine bir şeyler söyleyeceğimizi ifade etmiştik. Evet, Hira’da Peygamberimize gelen ilk vahiyle birlikte Peygamberliğin Mekke dönemi başlıyor; Sevr ile de Hicret ve Medine dönemi başlıyor.
Öncelikle Sevr mağarasının, Hira’dan üç kat daha yüksek ve Medine yolunun tam aksi istikamette bir mekân olduğunu hatırlatalım. Peygamberimizin (s) böyle bir mekânı seçmesi, hem onu arayanları şaşırtmak hem de işlerini zorlaştırmak bakımından anlamlıdır. Dahası; müşrik reislerin Darünnedve’de aldıkları Peygamberimizi (s) öldürme kararını, akrabası Rukayke binti Sayfiy’in Efendimize bildirmesi üzerine, kavurucu öğle sıcağında kimseye sezdirmeden evinden çıkıp Ebû Bekir’in (r.a) evine gelmesi, Hz. Ebû Bekir’in hicret yolculuğu için iki deve beslemesi ve bunların Abdullah b. Uraykıt adlı güvenilir bir kılavuza verilmesi, oradan da ayakkabılarını çıkarıp ayakuçlarına basarak pencereden gitmeleri, Ebû Bekir’in oğlu Abdullah’ın geceleri Sevr’e gelip haberleri anlatması, kölesi Âmir’in koyunlarını o bölgede otlatıp gece onlara süt vermesi vb. gibi bütün insani tedbirlerin alınmasına rağmen iz süren müşrikler mağara kapısına geldiklerinde Efendimizin “Korkma! Şüphesiz Allah bizimle beraberdir” (Tevbe 40) diye Rabbine tevekkül etmesi ve kapıda güvercin yuvası ile örümcek ağını gören müşriklerin geri dönmeleri üzerinde iyi düşünmek gerekir. Demek ki; Efendimiz (s), önce elinden gelen her türlü tedbiri almış, sonra Allah’a tevekkül etmiş, başından sonuna kadar da Rabbine dua etmiştir. Bugün bizim normal şartlarda ve basamaklandırılmış olan yolunu zar-zor çıktığımız Sevr dağının zirvesine, Peygamberimiz (s) ile yol arkadaşı Ebu Bekir’in o ölüm-kalım mücadelesi ortamında nasıl çıktıklarını ve ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını anlamak için Sevr’i tırmanmak, anlamlı bir tecrübe oldu doğrusu…
Evet, Sevr’i görmeden ve dahası Efendimiz (s) ile Ebû Bekir’in 13-14 günlük mesafedeki Medine yolunu 8 günde ve gündüzleri takipçilerden gizlenip geceleri yürüyerek kat ettikleri o coğrafyanın zorluklarını gözlemlemeden Hicret’in önemi, zorluğu ve büyüklüğü doğru olarak anlaşılabilir mi?
İmdi, biz bugün Müslümanlar olarak “hicret” vakıasını nasıl anlamalı ve bu çağa nasıl taşımalıyız?
Bu sorunun cevabını doğru olarak öğrenebilmek için önce şu iki hadis-i şerifi dikkatli okumalıyız:
Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s) şöyle buyurur: “Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihad ve niyet vardır. Allah yolunda savaşa çağırıldığınız zaman hemen katılın.” (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445, İmâret 85. Ayrıca bk. Tirmizî, Siyer 32; Nesâî, Bey’at 15)
İbn Abbas’tan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Rasûlüllah (s), Mekke fethedildiği gün şöyle buyurur: “Mekke’nin fethedilmesinden sonra Mekke de İslâm ülkesi haline geldiğinden oradan başka yerlere hicret etmek yoktur. Fakat yeryüzünün her tarafını İslamlaştırmak için cihad ve bu niyet üzere bulunmak vardır. Cihad için sefere çağrıldığınızda hemen seferber olun.” (Nesâî, Biat 11; Ebû Dâvud, Cihâd 2)
Demek ki, bugün “hicret”, Efendimizin buyurduğu üzere “yeryüzünün her tarafını İslamlaştırmak için cihad ve bu niyet üzere bulunmak” olarak anlaşılmalıdır ve bize düşen görev de, kendimizden ve kendi çevremizden başlayarak dünyanın her köşesini İslâmlaştırmak ve bu niyet üzere bulunmaktır. Kendimizden başlamayı vurgulamamın sebebi ise, “başkalarına iyiliği/erdemi emrederken kendinizi unutur musunuz?” (Bakara 44) âyeti gereği, önce kendimizi İslâmî erdemlerle donatma mecburiyetidir.
Kur’ân’ın “Kötü şeylerden hicret et!” (Müddessir 5) emri, Efendimizin (s) “Hicret nedir?” diye sorana “Kötülüklerden ve günahlardan kaçınmaktır” (Müsned 4/114; Nesâi, Zekât 49; İbn Mâce, Cihad 5), “Hangi hicret daha üstündür?” sorusuna, “Rabbinin yapılmasını hoş görmeyip yasakladığı şeyleri bırakmandır.” (Nesâi, Biat 7/144) cevabını vermesi ve “Hakiki muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçıp onları terk (hicret) eden kimsedir” (Buhari, İman 9) buyurması da aynı hakikatin bir diğer boyutunu vurgular.
Öyleyse bugün için “hicret”; kendimizi ve başkalarını İslamlaştırıp kötülükleri terk etmek demektir.







