Ashab-ı Kiram’ın dünyaya bakışı
Kur’ân-ı Kerim’in hayat verici ilkelerini âyet âyet yaşayan ashâb-ı kiram, din kardeşlerini sevmede insanlığa en güzel örnek oldular. Hatta onlar, din kardeşlerini kendi nefislerine tercih ettiler ki, buna “îsâr” denir. Yüce Rabbimiz, Kur’ân’da Medineli Müslümanların (ensar) bu örnek hasletini şöyle övdü:
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler...” (Haşr 59/9)
Ashab-ı kiram içinde, kardeşlerini kendi nefislerine tercih eden ve onları kendilerinden üstün görenlerin sayısı bir hayli çoktu. Onlardan biri de Abdurrahman b. Avf (r.a) idi. İlk İslâm’a giren sekiz kişiden biri idi. Hz. Ebu Bekir’in delâleti ile Müslüman olmuştu. Önce Habeşistan’a, sonra Medine’ye hicret etmişti. Bedir ve ondan sonraki bütün savaşlarda bulunmuştu. Uhud savaşında vücudunun çeşitli yerlerinden yirmi bir yara almıştı. Hz. Ömer’in halife seçmek için tayin ettiği altı kişilik Şûra ehlinden biri de o idi. Malının çoğunu ticaret yolu ile kazanmış olan Abdurrahman (r.a), cömertliği ile ünlüdür. Malının büyük bir kısmını, Hz. Peygamber (s.) zamanında Allah yolunda harcamıştı…
Abdurrahman (r.a) vefatına yakın çok ağlamıştı. Bunun sebebi sorulduğunda da şu cevabı vermişti:
“Mus’ab b. Umeyr benden hayırlı idi. Çünkü o, Rasûlüllah (s.) zamanında vefat etti de, kendisine kefen olacak bir şeyi yoktu. Hz. Hamza da benden hayırlı idi. Onun için de bir kefen bulamamıştık. Ben, dünyadaki hayatında iyilikleri kendisine verilen bir kimse olmamdan korkuyorum ve korkuyorum ki, malımın çokluğundan arkadaşlarıma gerekeni yapamadım.”
Mus’ab (r.a) şehid olduğunda, elbisesi ile başı örtülünce ayağı, ayağı örtülünce başı açıkta kalmıştı.
Abdurrahman b. Avf (r.a) hakkında Nevfel b. İyas şöyle bir olay aktarır: Bir gün Abdurrahman ile beraber bulunuyorduk. Biz içinde ekmek ve et bulunan bir tabağı birlikte yiyelim diye ortaya koyduk. Abdurrahman (r.a) bunu görünce ağlamaya başladı. Niçin ağladığını sorduk. Bize şu cevabı verdi:
“Hz. Peygamber vefat etti de ne kendisi ne de ehli arpa ekmeğine doymamıştı. Görüyorum ki, biz hakkımızda hayırlı olanı geriye bıraktık(A.Fikri Yavuz, İmam Buhari’nin Derlediği Ahlak Hadisleri/Edebü’l-Müfred, 1/64-65).”
Ashabın önde gelenlerinden Abdurrahman b. Avf’ın (r.a), Hz. Mus’ab (r.a) ve Hz. Hamza (r.a) gibi kardeşlerini kendi nefsinden üstün görmesinin gerekçesini bir kez daha dikkatle okuyalım:
“Çünkü vefat ettiklerinde, üzerlerine kefen olacak bir şeyleri yoktu!..”
Abdurrahman b. Avf (r.a), helal yollardan kazandığı servetinin çoğunu Allah yolunda harcamış olmasına rağmen, sahip olduklarının ve geride bıraktıklarının hesabını verememe endişesi taşıyordu:
“Dünyadaki hayatında iyilikleri kendisine verilen bir kimse olmamdan korkuyorum” ifadesi, Hz. Ömer (r.a) başta olmak üzere, ashabın birçoğu, ahirette bu nimet ve güzelliklerin hesabını verememe korkusunu yüreklerinde hissediyorlardı. Onları bu düşünceye sevk eden âyet-i celile ise şu olmuştu:
“İnkâr edenler ateşe arz edilecekleri gün onlara: ‘Siz dünya hayatınızda bütün iyi/güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azabla cezalandırılacaksınız.’ (denir).” (Ahkâf 46/20)
Hz. Ömer (r.a), bu âyetten çok korkar ve: “Âhirette sakın bu âyete muhatap olmayasınız!” diyerek insanları uyarırdı (Cemaleddin el-Kasımi, Tefsir İlminin Temel Meseleleri, s.71).
Onlar, Cehenneme atılırken inkârcılara hitaben söylenecek olan sözden kendilerine bir hayat düsturu çıkararak, dünyada sahip oldukları iyilikleri, güzellikleri, nimetleri (“tayyibât”) diledikleri gibi harcamaktan çekindiler de oldukça sade hatta kıt kanaat bir hayat yaşadılar. Tayyibâtı harcama konusunda biraz ölçüyü kaçırdıklarını düşünenler ise, işte böyle hüngür hüngür ağladılar.
Peki, biz sahip olduğumuz nimetlerin hesabını nasıl verebileceğimizi, hiç düşünüyor muyuz?
Şu kıssayı iyi düşünelim: Çok soğuk bir günde, Bişr-i Hafî’yi yalın ayak ve titrer halde bulanlar, ona:
-”Ne oluyor, bu hâl nedir ey Ebû Nasr?” diye sordular. Bişr:
-”Fakirlerin üşümeleri aklıma geldi. Onlara yardımcı olacağım bir şeyim de yok. Ben de onlar gibi üşüyerek (ve onları düşünerek) onlarayardımcı olmak istedim” diye cevap verdi (İbn Kayyım, el-Fevaid).
Ashâb ve ilk nesiller hem mümin kardeşlerinin hâlleriyle hâlleniyor hem de onlara dua ediyorlardı:
“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve iman etmiş olanlara karşı kalplerimizde bir ğıll’e (yersiz ve uygunsuz düşünce veya duygulara/kin ve nefrete) yer bırakma. Ey Rabbimiz! Sen Şefkat Sahibisin, Rahmet Kaynağısın!” (Haşr 59/10. Muhammed Esed mealinden istifade ile)
Biz müminlerin de, kardeşlerinin hâlleriyle hâllenip, onlara böyle fiilî dualar edebilmeleri duasıyla.
NOT: Abdullah Yıldız da “DİNLENENLER” arasındaymış, elhamdülillah!..
“DİNLEYENLER” de “DİN”lenmişlerdir, İnşaallah!..







