Adana’dan Çanakkale Kanlısırt’a şehadet yolculuğu
Yıl 1915. Adana’nın Kozan ilçesine bağlı Ayşehoca köyü. Dedem Koca Mehmet, elinde kazma-kürek tarlada çalışırken jandarmalar asker toplamak üzere köye gelirler. Dedem apar-topar çıkınını hazırlar, Sultan ebemi, babamı ve iki amcamı arkada bırakarak Çanakkale’nin yolunu tutar...
Yaklaşık bir buçuk ay sonra dedemin şehadet haberi ve künyesi ulaşır Ayşehoca köyüne. Koca Mehmet dedem, Arıburnu-Kanlısırt mevkiinde şehadet şerbetini içerek Rabbine yürümüştür...
Kanlısırt, Çanakkale savaşlarında her iki tarafın da ağır kayıplar verdiği bir yerdir. Ben, geçtiğimiz yıllarda iki kez bu bölgeyi ziyaret etmiş, muhtemelen dedemin şehid olduğu Adana Bayırı civarındaki siperlere girmiş ve dedemin kanı ile kanları birbirine karışıp akan şehidlerimiz için dualar etmiştim...
Geçen hafta Isparta seyahatim esnasında Türk Hava Yolları’nın aylık dergisi Skylife’ı karıştırırken, derginin ortasında yer alan ve “Bu Sayfa Geçilmez” başlığını taşıyan bölümde karşıma çıkan tam 100 yıl öncesine ait bir fotoğraf karesi, şehid dedem Koca Mehmet’in aziz hatırasını bir anda hayalimde ve kalbimin derinliklerinde canlandırıverdi. İlk kez gördüğüm bu fotoğraf Arıburnu-Kanlısırt mevkiindeki düşman siperlerine dikilen “Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-Rasûlüllah” yazılı alay sancağını ve geri dönmekte olan İngiliz teknesini seyreden muhafız dedelerimizi resmediyordu. İşte bu yiğitler, dedem Koca Mehmet’le birlikte omuz omuza savaşıp hayatta kalabilen gazi arkadaşları olmalıydılar. Kim bilir, resimde yüzlerini dikkatle incelediğim muhafızlardan biri, özellikle sancağı sımsıkı tutan ve rahmetli babamın gençlik fotoğraflarındaki simasına çok benzeyen kahraman muhafız, belki de dedem Koca Mehmet olabilir ve fotoğrafın çekildiği demlerden sonraki çarpışmalarda şehid düşmüş de olabilirdi...
Neyse... Konuyu daha fazla özelleştirmeyeyim. Biz bugün, Çanakkale’de dedemle birlikte can veren 250 bin şehidin ve elbette diğer cephelerde şehadet şerbetini içen bir o kadar ecdadın torunları olarak, üzerinden tam da 100 yıl geçmişken, “Çanakkale ruhu”nu doğru anlamaya ve “nereden geldiklerini bilmeyenler, nereye gideceklerini bilemezler” fehvasınca dedelerimizin uğruna canlarını feda ettikleri kutsal değerlerimizle ilişkimizi ciddiyetle ve hiç çekinmeden sorgulamaya çalışalım...
Öncelikle şu hakikati hep birlikte tespit ve teslim edelim: Sadece Anadolu’nun her bir köşesinden değil, İslâm coğrafyasının çok farklı yörelerinden (Bağdat, Şam, Kudüs, Gazze, Üsküp, İşkodra, Gümrü vb.) gelip Çanakkale’de dedelerimizle birlikte şehid düşen yiğitlerin bir tek gayeleri vardı: Ümmet-i Muhammed’in manevi liderliğini temsil eden Hilafet’in merkezi olan İstanbul başta olmak üzere tüm İslâm coğrafyasını Batılı güçlere çiğnetmemek ve geride bıraktıkları nesillerin bu topraklarda özgürce ve Müslümanca yaşamasını temin etmek... Onlar, “Sabırla (zorluklara göğüs gerip direnmek suretiyle) ve namazla Allah’tan yardım dileyin!” (Bakara 45, 153) ilahî talimatına sarılarak “yedi düvel”e karşı kahramanca savaştılar ve Allah’ın inayeti ile ‘Çanakkale geçilmez!’ kelimeleriyle özetlenen muhteşem bir destan yazdılar. Diğer cephelerde de dedelerimiz Çanakkale’dekine benzer destanlar yazdılar...
Peki, sonra ne oldu? Yüzbinlerce şehidin canı pahasına elde edilen bu zaferlerin ve “Ya istiklâl ya ölüm!” diyerek kazanılan İstiklâl Harbi’nin ardından masa başlarında neler olduysa oldu ve bir de baktık ki, eğer Batılı güçler yurdun her yerini işgal edip de sömürge yönetimi kursalardı bize dayatıp uygulatmak isteyecekleri her şeyi, “tepemizdekiler” kendi halkına zorla yaptırdılar: Ecdadın uğruna can verdiği İslâmiyet’le tüm bağlarımız silah zoruyla koparıldı. Kur’ân-ı Kerim okumak hatta evinde bulundurmak bile yasaklandı, ezanlar susturulmaktan beter edilerek Türkçe okutuldu, bazı camiler kapatıldı, ahır ve depo olarak kullanıldı... İslâmî hayat tarzını temsil eden ne kadar kurum ve kuruluş varsa hepsi ortadan kaldırılıp yerine, dedelerimizin cephelerden kovalayıp attığı Haçlı-Avrupalıların kurumları, yasaları, alfabeleri, kılık-kıyafetleri, yaşam biçimleri tepeden aşağı bu halka dayatıldı... Bir de baktık ki, Çanakkale’de işgal güçlerine kök söktüren Hamidiye zırhlımız, birkaç yıl sonra ‘çarşaf çıkarmadıkları ve şapka giymedikleri’ gerekçesiyle Karadeniz sahillerini topa tuttu; kıyılardan “atma Hamidiye atma!” ağıtları yükseldi.
Samanlıklarda, dağ başlarında Kur’ân öğretenler, ezanı Türkçe okumayanlar hapse tıkıldı, şapka giymeye karşı çıkanlar idam edildi... Kısaca: ecdadımızdan bize miras kalan tüm manevi değerler reddedilirken, bütün “Batılı”/“bâtıl” değerler alınıp millete zorla dayatıldı. Bu, düpedüz kendi kendini sömürgeleştirmekti; Batı’nın ordularıyla yapamadığını “cebren ve hile ile” gerçekleştirmekti... İşte bu ülkede yaşanan bütün sorunlar işbu “yaman çelişki”den kaynaklanıyor...
İmdi, bir “şehid torunu” olarak derim ki; yüzbinlerce şehidimizin uğruna canlarını feda ettiği İslâmî değerlerimize, özümüze dönme vaktidir. ‘Yeni Türkiye’ ancak aslî-İslâmî kimliğine dönerek kurulabilir.







