Bizlerin tatlı yemeye başlaması ve sevmesi İslamiyet'in kabul etmemizle başlar.
Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bal ve helvayı sevmiş olması, sofrada tatlıya yer açmamızda önemli bir etken oldu. Helvedan ayrıca bahsederiz inşallah.. Bugün bahsimiz: şerbet.. Avrupa'ya gidip 'Sorbet' olan şerbet!..
Selçuklulardan bu yana Osmanlı sofrasında da yemek anında içecek olarak su yerine şerbet tercih edildiğinden birçok meyvenin şerbetinin yapıldığını, yaz aylarında da soğusun diye şerbetin içine kar koyduklarını bilmekteyiz.
Topkapı Sarayı’na sonradan eklenen “Helvahane” ile mutfak adeta bir tatlı, şurup ve şerbet eczanesi halini aldı.
En gözde şerbetleri gül, zambak, menekşe, fulya, yasemin, muhabbet, iğde ve nilüfer çiçeklerinden yapılırdı. Özellikle tatlı suda yetişen ve çok kısıtlı miktarda bulunan nilüfer çiçeğinden yapılan şerbet aynı zamanda akıllara durgunluk verecek bir reçete idi.
SARAYDAN FAKİR FUKARAYA KADAR..
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde ise çok çeşitli şerbetlere rastlanır:
Arnavut Kasım şerbeti, baharlı şerbet, Atina ballı şerbeti, cüllab şerbet, tarçın hacı şerbeti, imam şerbeti, karanfilli gül şerbeti, karanfilli üzüm şerbeti, tiryaki şerbeti, menekşe şerbeti.
Helvahaneye şerbethane de denirdi. Burada menekşe (benevşe), gül şeker, gül ile limon, kırmızı gül, nilüfer, karabaş, dut, hünnap, ayva, ayva yaprağı vişne, demirhindi, nergis (zerrin kadeh), usul dihari ve şahtere şerbetleri ile çeşitli bitkilerin karışımlarından elde edilen eczâ (sağlık) şerbetleri yapıldığını biliyoruz. Saraya taşradan getirtilen şerbetler ise; Mısır'ın hummâs, Şam'ın dibâs, Bursa’nın nar, Yanbolu’nun anberbaris, Edirne’den kırmızı gül ve gül ile limon şerbetleriydi.
Bu kadarla kalır mı; halkın pek sevdiği üzüm, elma, armut, ayva, erik, badem sübyesi de denilen badem şerbeti, kavun çekirdeği şerbeti, nar, dut, iğde, nane, koruk, ceviz şerbetleridir.
Böğürtlen, çilek, kızılcık, kayısı, ağaç çileği, mandalina, portakal, şeftali, turunç, vişne, gül, amber, fulya çiçeği, menekşe, yasemin çiçeği, muhabbet çiçeği, zambak, demirhindi, keçiboynuzu, antepfıstığı şerbetleri ise en çok tercih edilenlerdendi..
Yemek dışında kışın tarçın şerbeti sıcak olarak verilir, yazın koruk ve bal şerbeti sunulurdu.
Nar şerbeti ikramı kibarlıktan addedilirdi. Balla ve sirkeyle yapılan "sirkencübin şerbeti" hem susuzluğu giderir, hem de hastalıklara şifa olurdu.
Yemek tarihçisi Alan Davidson’a göre Osmanlı Şerbeti İtalyan mutfağına “sorbetto” olarak, Fransız mutfağına ise “sorbet” adıyla girdi. Böylelikle şerbet “sorbet” olup Avrupa'ya taşındı!
Bir gün Topkapı Sarayı'na vardığınızda, Saray'ın Boğaz'a bakan ucuna oturun, size tarihten kalma bir şerbet ikram etsinler; tadı damağınızda kalsın!